Paradoks
İkiye Bölme Paradoksu: Bir yolcu, belirli bir uzaklığa gidecektir.
Önce gideceği yolun yarısını; sonra kalan yarısını; sonra kalanının
yarısını;... yürümek zorundadır. Bu durumda hiçbir zaman gideceği
yolun sonuna ulaşamayacaktır.
Euqlides Paradoksu: "Yaptığım açıklama yanlıştır."
Avukat Paradoksu: Yunanlı ünlü avukat Protogras, verdiği özel
dersin ücreti ile ilgili olarak öğrencisiyle bir anlaşma yapar.
Bu anlaşmaya göre öğrencisi aldığı ilk davayı kazanırsa bu ücreti
avukata ödeyecek, kazanamazsa ödemeyecektir.
Dersin bitiminden hemen sonra herhangi bir dava almayan öğrenciden
ses seda çıkmaz. Sabrını yitiren avukat, bir dava açarak bu ücreti
öğrencisinden talep eder. Yeni avukat olan öğrenci bu ilk davasında
kendini savunmayı üstlenir.
Bu davayı öğrenci kazanırsa ilk davasını kazanmış olacağı için davayı
kaybeden hocasına parayı ödemek zorunda kalacaktır.
Tersine davayı kaybederse bu kez de davayı kaybettiği için hocasına
yine ödeme yapmak zorunda kalacaktır.
Epimenides Paradoksu: Epimenides Giritli idi.
Ve paradoksu şöyleydi; "Bütün Giritliler yalancıdır".
Walt Kelley Paradoksu: "Düşmanla karşılaştık ve o biziz".
Berber Paradoksu: Bu paradoks 1918'de çıkmıştır.
Bir köyde, bir berber, kendi traş olmayan herkesi traş eder.
Berberi kim traş edecek?
Oscar Wilde Paradoksu: "Günah işlemenin tek yolu
onu kabul etmektir".
Don Kişot Paradoksu: Sanço Panço, Baratania adasının
yöneticisidir. Adaya gelenler niye geldiklerini belirtmek zorundadır.
Eğer doğruyu söylerlerse serbest kalacaklar, yalan söylerlerse
asılacaklardır. Günün birinde bir yolcu gelir ve "Ben asılmak için
buradayım". der. Sanço ne yapmalı?
Sonsuzlukla ilgili Paradoks: Doğal sayılar kümesi ve Doğal
sayıların karelerinin kümesi bir bir eşlenebilir. Bu kümelerin eleman
sayıları nasıl birbirine eşit olabilir?
Russell Paradoksu: Bertrand Russell'ın paradoksu küme üyeliğine
ilişkindir. Bir küme ya kendisinin bir üyesidir, ya da değildir. Kendisinin
bir üyesi olmayan kümelere "düzenli" diyelim. Örneğin, "İnsanların
kümesi"nin kendisi, bir insan olmadığı için, nkendisinin bir üyesi değildir.
Kendisini içeren kümeleri "düzensiz" olarak adlandıralım. Örneğin
"beş elemandan fazla elemanı olan kümelerin kümesi" düzenli midir
yoksa düzensiz midir? Eğer düzenliyse; kendinin bir üyesi olamaz.
Tüm düzenli kümeleri içerdiğine göre ve kendisinin de düzenli olduğunu
kabul ettiğimiz için, kendisini içermelidir. Ama eğer kendisini içeriyorsa,
tanıma göre düzensizdir. Düzenli olduğunu varsayıp, düzensiz olduğu
çelişkili sonucuna vardık. Diğer taraftan, eğer düzensiz ise, kendisini
elemanı olarak içerir. Ama elemanlarının sadece düzenli kümeler
olduğunu biliyoruz. Demek ki düzensiz ise düzenli olduğu sonucu ortaya
çıkıyor. Russell Paradoksu, Alman Matematikçi Gottlob Frege'e büyük bir
darbe indirmiştir. Frege, bu paradoksu öğrendiğinde, aritmetiğin mantıksal
gelişimi hakkındaki kitabının ikinci cildini yeni bitirmişti. II.cildin ek bölümü
şöyle başlar: "Bir bilim insanı için en üzücü olay, yapıtı tam bitmişken
temellerinin çökmesidir. Bertrand Russell'ın bana gönderdiği mektup
sonucunda, bu duruma düştüm..."
Felsefe
Moderatörler: barışhayranı, Mod
- All Soul's Night
- Rekortmen Üye

- Mesajlar: 1774
- Kayıt: Pzt Haz 06, 2005 10:42 am
Paradigma
Paradigma (zihin haritasi) değiştirmenin gereği
Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde
kalarak çözemezsiniz.
(Einstein)
Ön yargılar
"....Önemli bir toplantida cep telefonuyla bagira bagira konusan bir kisi
garibinize gidiyorsa, paradigmanizi degistirmeden onu degerlendirdiginiz
için, siz yaniliyorsunuzdur. Örnegin trende giderken, bir baba, 3 evladiyla
oturup, sürekli aglayan çocuklarina hiç,susun, demeden yolculuga devam
ettiginde ; siz ona ne gamsiz adam,diyebilirsiniz. Ama sorsaniz, onlar
hastaneden geliyorlardir ve bir saat önce çocuklarin anneleri ölmüstür ve
eve dönüyorlardir. Prof.Covey in konusmasini dinlemeye gelen annesi,
arka sirada oturan 2 kisinin toplanti boyunca sürekli konustuklarini
görerek, çok öfkelenmis ve oglumu küçümsüyorlar diyerek te çok
üzülmüs. Yemek molasinda ogluna, sunlarin kafasina çantami indiresim
geliyor, demis. Oglu, anne o adam Finlandiyali, burada smultane tercüme
yok, mecburen tercümani yanina oturttuk, demis. Havaalaninda aktarma
yapmak isteyen yasli bir hanim, uçaginin 2 saat gecikmeli oldugunu
ögrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmis.
Yanindaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu birakarak, okumaya
dalmis. Bir ara bakmis ki, yanindaki koltugu oturan bir adam, sehpadaki
kurabiye paketini açiyor ve de yemeye basliyor. Kurabiyelerin kendisine
ait oldugunu hissettirmek isteyen kadin, adama dik dik bakmis. Hatta cani
o an istemedigi halde, kutudan bir kurabiyeyi agzina atmis. Her halde
kurabiyelerin sahibinin kim oldugunu artik anlamistir diye düsünürken,
adam bir tane daha agzina atmaz mi. Hemen kadin da bir tane daha atmis
ve bir yarisma baslamis, adam bir tane, kadin bir tane. Sonuçta kutuda
tek kurabiye kalmis, adam onu hizlica kaparak ortadan bölmüs ve gülerek
kadina ikram etmis. O sirada, kadinin uçaginin alana indigi anonsu
duyulmus ve islemler için kadin bankoya gitmis. Pasaportunu çikartmak
için çantasini açtiginda, ne görsün ; KENDI KURABIYE PAKETI, HIÇ
AÇILMAMIS OLARAK ÇANTASINDA DURMUYOR MU ! MEGER, ADAMIN
KURABIYESINI YIYORMUS. Baskalarinin düsünce ve davranislari hakkinda
hüküm verirken, elimizdeki veriler çogu zaman yeterli olmuyor.
Davranislarin nedenini bilmeden çok yanlis yargilara varabiliyoruz.
Covey bu örnekleri ; ayni enformasyona farkli bakis, bizim
davranislarimizi belirler, diye özetliyor. Buradan yola çikarak
çözemedigimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritasi) degistirmenin
geregini vurguluyor. Einstein'in bir sözünü animsatiyor : Karsilastiginiz
sorunlari, o sorunlari yarattiginiz düsünce düzleminde kalarak
çözemezsiniz. Çogumuzun zaman zaman yaptigi gibi, "sorunlarin içinde
kaybolmak" yerine, paradigma degistirmeyi basarip, sorunlara farkli
biçimde yaklasabilenler, o sorunu asma sansini da yakaliyorlar.Zaten
sorunlarimizi dostlarimizla paylasmamizin nedenlerinden biri de,farkli bir
bakisin, bize farkli davranabilme kapisi aralama ihtimali degil midir.
Çözümsüz gibi gördügünüz sorunlar konusunda paradigma degistirmenin
önemi vardir. Aslinda hayatimizi, basarimizi, mutlulugumuz belirleyen
bizim kendi davranislarimizdir. Basimiza gelen her seyle onlara verdigimiz
tepki ve yanit arasinda genis bir hareket alani vardir..."
Paradigma (zihin haritasi) değiştirmenin gereği
Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde
kalarak çözemezsiniz.
(Einstein)
Ön yargılar
"....Önemli bir toplantida cep telefonuyla bagira bagira konusan bir kisi
garibinize gidiyorsa, paradigmanizi degistirmeden onu degerlendirdiginiz
için, siz yaniliyorsunuzdur. Örnegin trende giderken, bir baba, 3 evladiyla
oturup, sürekli aglayan çocuklarina hiç,susun, demeden yolculuga devam
ettiginde ; siz ona ne gamsiz adam,diyebilirsiniz. Ama sorsaniz, onlar
hastaneden geliyorlardir ve bir saat önce çocuklarin anneleri ölmüstür ve
eve dönüyorlardir. Prof.Covey in konusmasini dinlemeye gelen annesi,
arka sirada oturan 2 kisinin toplanti boyunca sürekli konustuklarini
görerek, çok öfkelenmis ve oglumu küçümsüyorlar diyerek te çok
üzülmüs. Yemek molasinda ogluna, sunlarin kafasina çantami indiresim
geliyor, demis. Oglu, anne o adam Finlandiyali, burada smultane tercüme
yok, mecburen tercümani yanina oturttuk, demis. Havaalaninda aktarma
yapmak isteyen yasli bir hanim, uçaginin 2 saat gecikmeli oldugunu
ögrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmis.
Yanindaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu birakarak, okumaya
dalmis. Bir ara bakmis ki, yanindaki koltugu oturan bir adam, sehpadaki
kurabiye paketini açiyor ve de yemeye basliyor. Kurabiyelerin kendisine
ait oldugunu hissettirmek isteyen kadin, adama dik dik bakmis. Hatta cani
o an istemedigi halde, kutudan bir kurabiyeyi agzina atmis. Her halde
kurabiyelerin sahibinin kim oldugunu artik anlamistir diye düsünürken,
adam bir tane daha agzina atmaz mi. Hemen kadin da bir tane daha atmis
ve bir yarisma baslamis, adam bir tane, kadin bir tane. Sonuçta kutuda
tek kurabiye kalmis, adam onu hizlica kaparak ortadan bölmüs ve gülerek
kadina ikram etmis. O sirada, kadinin uçaginin alana indigi anonsu
duyulmus ve islemler için kadin bankoya gitmis. Pasaportunu çikartmak
için çantasini açtiginda, ne görsün ; KENDI KURABIYE PAKETI, HIÇ
AÇILMAMIS OLARAK ÇANTASINDA DURMUYOR MU ! MEGER, ADAMIN
KURABIYESINI YIYORMUS. Baskalarinin düsünce ve davranislari hakkinda
hüküm verirken, elimizdeki veriler çogu zaman yeterli olmuyor.
Davranislarin nedenini bilmeden çok yanlis yargilara varabiliyoruz.
Covey bu örnekleri ; ayni enformasyona farkli bakis, bizim
davranislarimizi belirler, diye özetliyor. Buradan yola çikarak
çözemedigimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritasi) degistirmenin
geregini vurguluyor. Einstein'in bir sözünü animsatiyor : Karsilastiginiz
sorunlari, o sorunlari yarattiginiz düsünce düzleminde kalarak
çözemezsiniz. Çogumuzun zaman zaman yaptigi gibi, "sorunlarin içinde
kaybolmak" yerine, paradigma degistirmeyi basarip, sorunlara farkli
biçimde yaklasabilenler, o sorunu asma sansini da yakaliyorlar.Zaten
sorunlarimizi dostlarimizla paylasmamizin nedenlerinden biri de,farkli bir
bakisin, bize farkli davranabilme kapisi aralama ihtimali degil midir.
Çözümsüz gibi gördügünüz sorunlar konusunda paradigma degistirmenin
önemi vardir. Aslinda hayatimizi, basarimizi, mutlulugumuz belirleyen
bizim kendi davranislarimizdir. Basimiza gelen her seyle onlara verdigimiz
tepki ve yanit arasinda genis bir hareket alani vardir..."
- All Soul's Night
- Rekortmen Üye

- Mesajlar: 1774
- Kayıt: Pzt Haz 06, 2005 10:42 am
Yaşam ve Ölüm
Ölüm (Os. Mevt, Vefat; Fr. Mort, Al. Tod, İng. Death) Cansızlaşma... Yaşam karşılığı olarak kullanılan ölüm deyimi, canlı varlıklardaki yaşamsal görevlerin bir daha yinelenmemek üzere sona ermesi önermesiyle tanımlanır. Dinsel anlamda ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. İlkin ölümü yokolma anlamında yorumlayan antikçağ felsefesi Herakleitos’la onun bir dönüşme olduğunu sezmiştir. Ölüm korkusu, ölümsüzlük isteği, ölümden sonra neler olduğu konuları sadece ilk felsefelerde değil, günümüz felsefesinde de başlıca araştırma konusudur. Orhan Hançerlioğlu. Felsefe Ansiklopedisi
“Varlaşan her şey yok olacaktır.” Goethe, Faust
Yahudi-Hristiyan-İslam geleneğinde ölüm, bir Tanrı takdiridir ve insanlar için zorunludur, ölümsüz olan sadece tanrıdır. Kur’an’a göre “her can ölümü tadacaktır; sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut suresi, 57) “Ey insanlar! Şu iğreti hayatın menfaati için yaptığınız azgınlık ve taşkınlık yalnız sizin aleyhinizedir. Bir süre sonra bize döndürüleceksiniz ve yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.” (Yunus suresi 23) “Ve saat mutlaka gelecektir. Kuşku yok onda. Ve Allah kabirlerdeki şuurlu varlıkları diriltecektir.” (Hac suresi 7) “De ki: “İş yapıp değer üretin; yapıp ürettiğinizi Allah da resulü de müminler de görecektir. Ve siz görülmeyen alemi de görülen alemi de bilenin huzuruna döndürüleceksiniz, O size yapıp ettiklerinizi birbir haber verecektir.” (Tevbe suresi 105) İslam tasavvufuna göre ölüm diye bir şey yoktur, tanrıdan gelen ruh gene tanrıya döner. Bu, ruhun karanlıktan kurtulup aydınlığa kavuşmasıdır., fena’dan bekaa’ya geçmesidir, ölümlülükten ölümsüzlüğe ulaşmasıdır, gerçek ve sonsuz yaşama başlamasıdır.
“Yaşam ve ölüm, insan varlığının birbirinden ayrılmaz ve sıkıca bağımlı iki yanıdır. Yaşayan her şey ölecektir, ama yaşam asla tükenmeyecek ve sonsuzca sürüp gidecektir. İnsan da kişi olarak ölecektir, ama yaşama kazandırdıklarıyla sonsuzca yaşamakta devam edecektir.
Yaşamının nedenini bilen insan ölümünün de nedenini bilir ve ölümden korkmaz.” Orhan Hançerlioğlu.
... uzun zamandan bu yana hiçbir isteğim yok ve artık ölümden de korkmuyorum. O zamandan bu yana geçmişi ve geleceği neşeyle düşünüyorum. Adelbert Von Chamısson. Peter Schlemıhl’den Mina
DORN- İnsanın altmış iki yaşında hayatından hoşnut olmadığını belirtmesi, kabul edersiniz ki yüce gönüllü bir davranış değil.
SORİN- Ne dik kafalı adam bu! Yahu, ben yaşamak istiyorum, anlasanıza!
DORN- Hafiflik... Doğa yasalarına göre her yaşam bir yerde sona ermek zorundadır...
SORİN- Siz doymuş bir adam olarak yargı veriyorsunuz. Kanıksamışsınız artık, hayata karşı umursamazlığınız bundan, sizin için hepsi bir. Fakat ölmek sizin için de korkunç olacak.
DORN- Ölüm korkusu hayvansal bir korkudur... Onu altetmek gerekir. Ancak ölümden sonraki hayata inananlar bilinçli olarak korkarlar ölümden, çünkü günahlarının ağırlığı altında ezilirler... Oysa siz, bir kere öteki dünyaya inanan biri değilsiniz; ikincisi ne günahınız var? Yirmi beş yıl Adalet Bakanlığında çalıştınız, hepsi bu. Anton Çehov. Martı
... tragedya şairinin çoğunda, bir tyrannos, katilin elinde can verirken şöyle bağırır: Ne talihsizim! ölüyorum; hiçbir dostum da yok!
Hiçbir tragedya yazarının yapıtında parasızlıktan ölen bir tyrannos görülmez. Platon. Dionysios’a mektup
... insanın öleceğini bilmesi, fakat ne zaman öleceğini bilmemesi, ölmeyecekmiş gibi davranması, onun eylemlerini, başarılarını olumlu yönde etkiliyor...
İnsanın ölümden korkması doğal görülmelidir. Bu korku sadece insanın önünde sınırlı bir zamanın bulunduğu hakkındaki bilgi değildir, ölüm hakkındaki bilgisizliktir. Böyle bir duyguya sahip olmak doğaldır. Fakat bütün insanların böyle bir duyguya sahip olduklarını söylemek güçtür. İnsanlar arasında gününü gün eden ya da başka bir dünyaya hazırlananlar vardır. İnsanlar değişik değer duygularına sahiptir. Değer duygusu, insanın eylemlerini yöneten etkendir. Böyle olduğuna göre bu dünyayı bir zindan, gelip geçici bir dünya olarak görenler daima çıkacaktır...
Felsefi antropoloji için ölümden sonra yaşama insanın başarılarında yaşamasıdır; insanın başarılarının ölümsüz olmasıdır. Bu ebedilik insansal bir ebediliktir. Aynı şeyi Kant da, Goethe de, Nietzsche de söylemiştir. Nietzsche’ye göre bir insan ya da sosyal birlik, tarihte oluşturduğu başarıları ölçüsünde kalıcıdır, ölümsüzdür. İmdi tarihte sürüp gelen, insanın başarılarıdır. Örneğin Kepler, Galilei, Newton, Descartes, D.Hume, Kant, Nietzsche, Planck, Einstein, Fatih, Napoleon, Atatürk ve daha da sayılabilecek olanlar hep yaptıklarıyla, başarılarıyla yaşayacaklardır. Bunların dışında kalanlar, Schopenhauer’ın deyimiyle bir fabrika eşyası gibi meydana gelen yığın, iz bırakmadan kaybolup gidecektir. İnsan ölçüsünde ölümsüzlük ve ölüm, böyle bir anlam taşıyabilir. Takiyettin Mengüşoğlu. İnsan Felsefesi
... Kırk yaşındayım artık; şaka değil, kırk yıllık koca bir ömür, yaşlılığın ta kendisi! Kırkından fazla yaşamak ayıptır, aşağılıktır, ahlaksızlıktır. Kim yaşar kırkından fazla? Haydi, bana açıkça, elinizi vicdanınıza ko***** söyleyin! İsterseniz size ben açıklayayım: Aptallar, namussuzlar yaşarlar kırkından sonra. Bütün ihtiyarların, o ak saçlı, güzel kokular sürünmüş saygıdeğer ihtiyarların yüzüne karşı söylerim bunu! Hatta çıkar, sokaklarda haykırırım! Buna hakkım var, çünkü kendim de altmış yaşına kadar yaşayacağım! Üstelik yetmişimi, seksenimi bulacağım! Öf! İzin verin, biraz soluk alayım!.. Dostoyevski. Yeraltından Notlar
Platon’un “Filosof, gerçekten felsefe yapabilmek için ölmesini öğrenmelidir” sözleri tekrar edilir. Bu düşünce bu dünyaya yabancı kalanların başka bir aleme karşı özlemlerini ifade ediyor. Fakat yeni felsefenin ethosu (Ahlak sferi) bizden bunun tam aksini istiyor: “Filosof eğer gerçekten felsefe yapmak istiyorsa, yaşamayı öğrenmelidir”. Takiyettin Mengüşoğlu Fenomenologi ve N. Hartmann
“... iyi bir insana, ne hayatta ne de öldükten sonra, hiçbir kötülük gelmez... Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: ben ölmeğe, siz yaşamağa. Hangisi daha iyi?...” Sokrates (Platon-Sokrates’in Müdafaası)
... tatlı, yumuşacık bir ışık gördüm. Şimdi bütün ağrılarımı dindireceğini sandığım uyku gibi tatlı ve çekiciydi bu ışık. İçinde birini gördüm. Çocuk gibi sordum, “Sen kimsin?” diye:
“Ben Azrail,” dedi. “Ademoğlunun bu alemdeki yolculuğuna ben son veririm. Çocukları analarından, karıları kocalarından, sevgilileri birbirlerinden, babaları kızlarından ben ayırırım. Bu alemde benimle karşılaşmayan canlı kalmayacak.”
Ölümün kaçınılmaz olduğunu anlayınca ağlamaya başladım.
Ağlamak da beni derinden susatıyordu. Bir yanda arttıkça insanı serseme çeviren bir acı vardı, yüzümün gözümün kan içinde kaldığı aceleci ve zalim yerdi orası. Öte yanda ise acelenin ve zulmün bittiği yer vardı, ama bana yabancı ve korkutucuydu o yer. Ölülerin dünyasının Azrail’in beni çağırdığı o ışıklı alem olduğunu bildiğim için korkuyordum oradan. Ama öte yandan da, beni acılar içinde haykıra haykıra kıvrandıran bu dünyada uzun bir süre duramayacağımı, bu korkunç acı ve işkence ülkesinde bana huzurlu hiçbir köşe kalmadığını anlıyordum. Bu dünyada kalabilmek için sanki, yaşadıkça bu korkunç acıya katlanmam gerekiyordu ve bu da benim ihtiyar halimle yapabileceğim bir şey değildi.
Böylece, ölmeden hemen önce kendim istedim ölmeyi. Aynı anda da, bütün hayatım boyunca kafa yorup, kitaplarda cevabını bulamadığım şeyin, nasıl olup da insanların hepsinin istisnasız ölmeyi başardıkları sorusunun cevabının, bu basit istek olduğunu hemen anladım. Ölümün beni daha bir bilge kılacağını da...
...ölürken neden bir dar gömleğin içinden çıkar gibi rahatladığımı da anladım: Bundan sonra bana hiçbir şey yasak değildi ve bütün zamanları ve mekanları yaşayabilmek için sınırsız bir sürem ve yerim vardı.
...Heyecandan kendimi tutamadım.
“Peki hepsinin, bütün bunların... bu alemin anlamı ne?”
“Sır,” diye içimde işittim. Ya da “Sev,” diye. Bu ikisinden de tam emin olamadım ama. Orhan Pamuk. Benim Adım Kırmızı (Ben Eniştenizim)
Ölüm (Os. Mevt, Vefat; Fr. Mort, Al. Tod, İng. Death) Cansızlaşma... Yaşam karşılığı olarak kullanılan ölüm deyimi, canlı varlıklardaki yaşamsal görevlerin bir daha yinelenmemek üzere sona ermesi önermesiyle tanımlanır. Dinsel anlamda ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. İlkin ölümü yokolma anlamında yorumlayan antikçağ felsefesi Herakleitos’la onun bir dönüşme olduğunu sezmiştir. Ölüm korkusu, ölümsüzlük isteği, ölümden sonra neler olduğu konuları sadece ilk felsefelerde değil, günümüz felsefesinde de başlıca araştırma konusudur. Orhan Hançerlioğlu. Felsefe Ansiklopedisi
“Varlaşan her şey yok olacaktır.” Goethe, Faust
Yahudi-Hristiyan-İslam geleneğinde ölüm, bir Tanrı takdiridir ve insanlar için zorunludur, ölümsüz olan sadece tanrıdır. Kur’an’a göre “her can ölümü tadacaktır; sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut suresi, 57) “Ey insanlar! Şu iğreti hayatın menfaati için yaptığınız azgınlık ve taşkınlık yalnız sizin aleyhinizedir. Bir süre sonra bize döndürüleceksiniz ve yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.” (Yunus suresi 23) “Ve saat mutlaka gelecektir. Kuşku yok onda. Ve Allah kabirlerdeki şuurlu varlıkları diriltecektir.” (Hac suresi 7) “De ki: “İş yapıp değer üretin; yapıp ürettiğinizi Allah da resulü de müminler de görecektir. Ve siz görülmeyen alemi de görülen alemi de bilenin huzuruna döndürüleceksiniz, O size yapıp ettiklerinizi birbir haber verecektir.” (Tevbe suresi 105) İslam tasavvufuna göre ölüm diye bir şey yoktur, tanrıdan gelen ruh gene tanrıya döner. Bu, ruhun karanlıktan kurtulup aydınlığa kavuşmasıdır., fena’dan bekaa’ya geçmesidir, ölümlülükten ölümsüzlüğe ulaşmasıdır, gerçek ve sonsuz yaşama başlamasıdır.
“Yaşam ve ölüm, insan varlığının birbirinden ayrılmaz ve sıkıca bağımlı iki yanıdır. Yaşayan her şey ölecektir, ama yaşam asla tükenmeyecek ve sonsuzca sürüp gidecektir. İnsan da kişi olarak ölecektir, ama yaşama kazandırdıklarıyla sonsuzca yaşamakta devam edecektir.
Yaşamının nedenini bilen insan ölümünün de nedenini bilir ve ölümden korkmaz.” Orhan Hançerlioğlu.
... uzun zamandan bu yana hiçbir isteğim yok ve artık ölümden de korkmuyorum. O zamandan bu yana geçmişi ve geleceği neşeyle düşünüyorum. Adelbert Von Chamısson. Peter Schlemıhl’den Mina
DORN- İnsanın altmış iki yaşında hayatından hoşnut olmadığını belirtmesi, kabul edersiniz ki yüce gönüllü bir davranış değil.
SORİN- Ne dik kafalı adam bu! Yahu, ben yaşamak istiyorum, anlasanıza!
DORN- Hafiflik... Doğa yasalarına göre her yaşam bir yerde sona ermek zorundadır...
SORİN- Siz doymuş bir adam olarak yargı veriyorsunuz. Kanıksamışsınız artık, hayata karşı umursamazlığınız bundan, sizin için hepsi bir. Fakat ölmek sizin için de korkunç olacak.
DORN- Ölüm korkusu hayvansal bir korkudur... Onu altetmek gerekir. Ancak ölümden sonraki hayata inananlar bilinçli olarak korkarlar ölümden, çünkü günahlarının ağırlığı altında ezilirler... Oysa siz, bir kere öteki dünyaya inanan biri değilsiniz; ikincisi ne günahınız var? Yirmi beş yıl Adalet Bakanlığında çalıştınız, hepsi bu. Anton Çehov. Martı
... tragedya şairinin çoğunda, bir tyrannos, katilin elinde can verirken şöyle bağırır: Ne talihsizim! ölüyorum; hiçbir dostum da yok!
Hiçbir tragedya yazarının yapıtında parasızlıktan ölen bir tyrannos görülmez. Platon. Dionysios’a mektup
... insanın öleceğini bilmesi, fakat ne zaman öleceğini bilmemesi, ölmeyecekmiş gibi davranması, onun eylemlerini, başarılarını olumlu yönde etkiliyor...
İnsanın ölümden korkması doğal görülmelidir. Bu korku sadece insanın önünde sınırlı bir zamanın bulunduğu hakkındaki bilgi değildir, ölüm hakkındaki bilgisizliktir. Böyle bir duyguya sahip olmak doğaldır. Fakat bütün insanların böyle bir duyguya sahip olduklarını söylemek güçtür. İnsanlar arasında gününü gün eden ya da başka bir dünyaya hazırlananlar vardır. İnsanlar değişik değer duygularına sahiptir. Değer duygusu, insanın eylemlerini yöneten etkendir. Böyle olduğuna göre bu dünyayı bir zindan, gelip geçici bir dünya olarak görenler daima çıkacaktır...
Felsefi antropoloji için ölümden sonra yaşama insanın başarılarında yaşamasıdır; insanın başarılarının ölümsüz olmasıdır. Bu ebedilik insansal bir ebediliktir. Aynı şeyi Kant da, Goethe de, Nietzsche de söylemiştir. Nietzsche’ye göre bir insan ya da sosyal birlik, tarihte oluşturduğu başarıları ölçüsünde kalıcıdır, ölümsüzdür. İmdi tarihte sürüp gelen, insanın başarılarıdır. Örneğin Kepler, Galilei, Newton, Descartes, D.Hume, Kant, Nietzsche, Planck, Einstein, Fatih, Napoleon, Atatürk ve daha da sayılabilecek olanlar hep yaptıklarıyla, başarılarıyla yaşayacaklardır. Bunların dışında kalanlar, Schopenhauer’ın deyimiyle bir fabrika eşyası gibi meydana gelen yığın, iz bırakmadan kaybolup gidecektir. İnsan ölçüsünde ölümsüzlük ve ölüm, böyle bir anlam taşıyabilir. Takiyettin Mengüşoğlu. İnsan Felsefesi
... Kırk yaşındayım artık; şaka değil, kırk yıllık koca bir ömür, yaşlılığın ta kendisi! Kırkından fazla yaşamak ayıptır, aşağılıktır, ahlaksızlıktır. Kim yaşar kırkından fazla? Haydi, bana açıkça, elinizi vicdanınıza ko***** söyleyin! İsterseniz size ben açıklayayım: Aptallar, namussuzlar yaşarlar kırkından sonra. Bütün ihtiyarların, o ak saçlı, güzel kokular sürünmüş saygıdeğer ihtiyarların yüzüne karşı söylerim bunu! Hatta çıkar, sokaklarda haykırırım! Buna hakkım var, çünkü kendim de altmış yaşına kadar yaşayacağım! Üstelik yetmişimi, seksenimi bulacağım! Öf! İzin verin, biraz soluk alayım!.. Dostoyevski. Yeraltından Notlar
Platon’un “Filosof, gerçekten felsefe yapabilmek için ölmesini öğrenmelidir” sözleri tekrar edilir. Bu düşünce bu dünyaya yabancı kalanların başka bir aleme karşı özlemlerini ifade ediyor. Fakat yeni felsefenin ethosu (Ahlak sferi) bizden bunun tam aksini istiyor: “Filosof eğer gerçekten felsefe yapmak istiyorsa, yaşamayı öğrenmelidir”. Takiyettin Mengüşoğlu Fenomenologi ve N. Hartmann
“... iyi bir insana, ne hayatta ne de öldükten sonra, hiçbir kötülük gelmez... Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: ben ölmeğe, siz yaşamağa. Hangisi daha iyi?...” Sokrates (Platon-Sokrates’in Müdafaası)
... tatlı, yumuşacık bir ışık gördüm. Şimdi bütün ağrılarımı dindireceğini sandığım uyku gibi tatlı ve çekiciydi bu ışık. İçinde birini gördüm. Çocuk gibi sordum, “Sen kimsin?” diye:
“Ben Azrail,” dedi. “Ademoğlunun bu alemdeki yolculuğuna ben son veririm. Çocukları analarından, karıları kocalarından, sevgilileri birbirlerinden, babaları kızlarından ben ayırırım. Bu alemde benimle karşılaşmayan canlı kalmayacak.”
Ölümün kaçınılmaz olduğunu anlayınca ağlamaya başladım.
Ağlamak da beni derinden susatıyordu. Bir yanda arttıkça insanı serseme çeviren bir acı vardı, yüzümün gözümün kan içinde kaldığı aceleci ve zalim yerdi orası. Öte yanda ise acelenin ve zulmün bittiği yer vardı, ama bana yabancı ve korkutucuydu o yer. Ölülerin dünyasının Azrail’in beni çağırdığı o ışıklı alem olduğunu bildiğim için korkuyordum oradan. Ama öte yandan da, beni acılar içinde haykıra haykıra kıvrandıran bu dünyada uzun bir süre duramayacağımı, bu korkunç acı ve işkence ülkesinde bana huzurlu hiçbir köşe kalmadığını anlıyordum. Bu dünyada kalabilmek için sanki, yaşadıkça bu korkunç acıya katlanmam gerekiyordu ve bu da benim ihtiyar halimle yapabileceğim bir şey değildi.
Böylece, ölmeden hemen önce kendim istedim ölmeyi. Aynı anda da, bütün hayatım boyunca kafa yorup, kitaplarda cevabını bulamadığım şeyin, nasıl olup da insanların hepsinin istisnasız ölmeyi başardıkları sorusunun cevabının, bu basit istek olduğunu hemen anladım. Ölümün beni daha bir bilge kılacağını da...
...ölürken neden bir dar gömleğin içinden çıkar gibi rahatladığımı da anladım: Bundan sonra bana hiçbir şey yasak değildi ve bütün zamanları ve mekanları yaşayabilmek için sınırsız bir sürem ve yerim vardı.
...Heyecandan kendimi tutamadım.
“Peki hepsinin, bütün bunların... bu alemin anlamı ne?”
“Sır,” diye içimde işittim. Ya da “Sev,” diye. Bu ikisinden de tam emin olamadım ama. Orhan Pamuk. Benim Adım Kırmızı (Ben Eniştenizim)
- All Soul's Night
- Rekortmen Üye

- Mesajlar: 1774
- Kayıt: Pzt Haz 06, 2005 10:42 am
Tanrı'ya Götüren Üç Yol
Erdeme, Tanrı'ya benzemeye çalışmakla ulaşılır, diyor Plotinos. İnsanın amacı, Tanrı'ya benzemek olmalıdır. Plotinos (203-270), Mısırda yerleşmiş bir Romalı ana babanın çocuğudur. Likopolis'te doğmuştur. O zamanlar Mısır toprakları Roma İmparatoru Septimus Severus'un egemenliği altındaydı. Plotinos, İ.S. 231 yılında, yirmi sekiz yaşındayken felsefeyle ilgilendi. İskenderiye'de. Ammonios Sakkas'ın öğrencisi oldu. Roma İmparatoru Gordianus'un İranlılara karşı açtığı savaşa katıldı. Romalıların başarısızlığıyla biten bu savaştan sonra, 243 yılında, Roma'ya yerleşti. Roma'da kurduğu felsefe okulunda, ölümüne kadar, sürekli olarak yirmi beş yıl felsefe okuttu.
Hemen herkesçe beğenilen, aşırı saygı gören mutlu bir kişiydi. Öğrencileri arasında o çağın en ünlü bilginleri, sanatçıları, İmparator Gallienus, İmparatoriçe Salonina vardı. Okulu, bilgili kişilerin buluşma yeriydi... İmparatordan saygı, sevgi; yardım görüyordu. O kadar ki, İmparator Gallienus, Platon'un düşüncesine uygun olarak örnek bir devlet kurmak için ona bir yer göstermeyi bile düşünmüştü. Devlet adamları, imparatoru bu isteğinden güçlükle vazgeçirdiler. Plotinos, düşüncelerini yazmaya başladığı zaman elli yaşındaydı.
Her birinde dokuzar yazı bulunan altı kitabını, öğrencisi Porphyrios yayımladı. Plotinos'un yapıtına, bu yüzden, Ennead'lar (Dokuzluklar) adı verilmiştir. Enneadlar'ın tam basımını 1835 yılında Oxford'da Creutzer yaptı. Bouillet'nin üç ciltlik Fransızca çevirisi de 1856 yılında Paris'te yayımlandı. Plotinos'a göre evren, tanrıdan geliyor, Tanrı'ya dönüyor. İnsan da Tanrı'dan gelmiştir, Tanrı'ya dönmektedir. İniş merdiveninin ilk basamağında ruhlar, ikinci basamağında hayvanlar, üçüncü basamağında cisimler vardır. Çıkış merdiveninin alt basamağındaysa anlamak, orta basamağında sonuç çıkarmak, son basamağında da mistik seziş bulunmaktadır. Bu merdiven inilmiştir, öteki merdivenden çıkılacaktır. Mademki yeniden çıkacaktık, şu halde niçin indik? diye sormazsanız Plotinos'un varlık düşüncesini başlangıç noktasında biten bir yuvarlak olarak çizebilirsiniz.
Özdek (madde), önce Tanrı'ya karşı gibi görünür. İlk bakışta iki ayrı uçta durur gibidirler. Biri etkilenen, öbürü etkileyendir. Tanrı, özdeği sürekli olarak etkilemektedir. Her varlık, bir özdekle bir biçim birleşiğidir. Tanrı, biçimdir. Oysa özdek bu biçimle biçimlendiğine göre; Tanrı'nın karşısında değil, içindedir. Varlığın ilkesi tektir. Bu ilke, birlik, başka bir deyişle tanrıdır. Tanrı, kendisi hiçbir şey olmadığı halde, her şeyin ölçüsüdür. İyilikçi değildir, çünkü salt iyiliktir. Güzelliği yoktur, çünkü salt güzelliktir. Düşünceleri bulunmaz, çünkü salt düşüncedir. Ona nitelikler vermeye çalışmamalıyız, çünkü bu niteliklerle onu sınırlamış oluruz. Tanrı, bizim düşündüğümüz hiçbir şey değildir, çünkü her şeydir. Bizler ondan geldik, yeniden ona gidiyoruz. Bu açıdan bakarsanız her yaratık er geç erdemli olmak zorundadır: Çünkü Tanrı'ya gidiş, vazgeçilmez bir gidiştir, hiç kimse gitmemezlik edemez. Şu halde kuşkulanmak gerekmez, nasıl olsa sonunda hep erdemli olacağız. Bu düşünce, erdemsizlere soluk aldıran bir düşüncedir. Tanrı; salt iyiliktir, her şeyin varlığını isteyen Baba'dır.
Her şey ondan çıkmıştır, bilinçli ya da bilinçsiz, gene ona dönmek istemektedir. Her şey Tanrı'nın çevresinde döner, Tanrı'ya yaklaşmak ister. Bireyler son varlıklar değildirler. İlk varlık da, son varlık da Tanrı'dır. Tanrı'dan ilk çıkan şey anlak'tır (zeka). Anlak, süje (mutlak zeka, nous) ve obje (anlaşılır alem, kozmos) olmak üzere ikiye ayrılır. Tanrılık birlikten bu ikiliğe nasıl geçilmiştir? Plotinos bunun bilinemeyeceğini söylüyor. Tanrılık birlik bölünemeyeceğine göre, gerçekten de, bu ikiliğin açıklanması oldukça zordur. Kimi filozoflar bunun sadece bir görünüşten ibaret olduğunu ileri sürmektedirler. Şöyle ya da böyle, Plotinos'a göre anlak da, kendisinden çıktığı Tanrı gibi, yaratıcıdır, tin'i (ruh) yaratmıştır. Nasıl anlak, Tanrı'dan çıktığı halde tanrıya doğru gitmekteyse, öylece, tinler de anlaktan çıktıkları halde anlağa dönmek isterler. Platon'dan ve stoacılıktan gelen Plotinos'un evreni, incelenmeye değer bir evrendir. Her çıkanın, çıktığına bin pişman, bir an önce çıktığı yere dönmek istediği bir hoşnutsuzlar evrenidir bu. Tinler de yaratıcıdırlar, onlar da kendilerinden daha az yetkin (mükemmel) olan cisimleri yaratmışlardır. Oysa her cisim gene Tanrı'nın izini taşımaktadır. Tanrı'ya dönmek isteğindedir. Cisimlerin varlığı, biçimleriyle belirir.
Cisimlerin özdekleriyse onların bir çeşit yokluklarıdır. Cisimsel alem, varlıkla yokluk arasında bocalayan sürekli bir değişmedir. Cisimlerin ötesinde dibi olmayan bir uçurum vardır, bu uçurumda henüz biçimlenememiş kaba özdekler kaynaşırlar. Bu kaba özdeklerin altında artık başka bir şey yoktur. Tanrı nasıl yukarıya doğru sonsuzsa, bunlar da aşağıya doğru sonsuzdurlar. Ancak bu kaba özdekler, bir gün, biçimlenip Tanrı'ya döneceklerdir. Böylece her şey sonunda bir tekte, bir birlikte, bir biçimde, hepsini toplayan bir deyişle tanrıda birleşmiş. olacaktır.
İnsan tinleri (ruhları), kaba cisimlere bürünmek için hayatlarını Tanrılık hayattan ayırdılar, diyor Plotinos. Çektikleri işte bu davranışlarının cezasıdır. Sizler bu cezayı hak etmediğimizi düşünecek misiniz bilmem, Plotinos hak ettiğimiz düşüncesindedir. Plotinos'un töresine (ahlak) göre, insanları Tanrı'ya götürecek olan üç yol, daha doğrusu bir yolun üç geçiti vardır: Sanat, sevgi, felsefe... İnsan bu geçitlerden geçerek, bu basamaklardan çıkarak Tanrı'ya ulaşacaktır. Erdeme sanat, sevgi ve felsefe yoluyla varılır. İnsan, ancak bu yollardan giderek Tanrı'ya benzeyebilir. Sanatçı ideyi duyulur görünüşlerinden, seven insan ruhunda, filozof Tanrı'da aramaktadır.
Düşünce Tarih
Erdeme, Tanrı'ya benzemeye çalışmakla ulaşılır, diyor Plotinos. İnsanın amacı, Tanrı'ya benzemek olmalıdır. Plotinos (203-270), Mısırda yerleşmiş bir Romalı ana babanın çocuğudur. Likopolis'te doğmuştur. O zamanlar Mısır toprakları Roma İmparatoru Septimus Severus'un egemenliği altındaydı. Plotinos, İ.S. 231 yılında, yirmi sekiz yaşındayken felsefeyle ilgilendi. İskenderiye'de. Ammonios Sakkas'ın öğrencisi oldu. Roma İmparatoru Gordianus'un İranlılara karşı açtığı savaşa katıldı. Romalıların başarısızlığıyla biten bu savaştan sonra, 243 yılında, Roma'ya yerleşti. Roma'da kurduğu felsefe okulunda, ölümüne kadar, sürekli olarak yirmi beş yıl felsefe okuttu.
Hemen herkesçe beğenilen, aşırı saygı gören mutlu bir kişiydi. Öğrencileri arasında o çağın en ünlü bilginleri, sanatçıları, İmparator Gallienus, İmparatoriçe Salonina vardı. Okulu, bilgili kişilerin buluşma yeriydi... İmparatordan saygı, sevgi; yardım görüyordu. O kadar ki, İmparator Gallienus, Platon'un düşüncesine uygun olarak örnek bir devlet kurmak için ona bir yer göstermeyi bile düşünmüştü. Devlet adamları, imparatoru bu isteğinden güçlükle vazgeçirdiler. Plotinos, düşüncelerini yazmaya başladığı zaman elli yaşındaydı.
Her birinde dokuzar yazı bulunan altı kitabını, öğrencisi Porphyrios yayımladı. Plotinos'un yapıtına, bu yüzden, Ennead'lar (Dokuzluklar) adı verilmiştir. Enneadlar'ın tam basımını 1835 yılında Oxford'da Creutzer yaptı. Bouillet'nin üç ciltlik Fransızca çevirisi de 1856 yılında Paris'te yayımlandı. Plotinos'a göre evren, tanrıdan geliyor, Tanrı'ya dönüyor. İnsan da Tanrı'dan gelmiştir, Tanrı'ya dönmektedir. İniş merdiveninin ilk basamağında ruhlar, ikinci basamağında hayvanlar, üçüncü basamağında cisimler vardır. Çıkış merdiveninin alt basamağındaysa anlamak, orta basamağında sonuç çıkarmak, son basamağında da mistik seziş bulunmaktadır. Bu merdiven inilmiştir, öteki merdivenden çıkılacaktır. Mademki yeniden çıkacaktık, şu halde niçin indik? diye sormazsanız Plotinos'un varlık düşüncesini başlangıç noktasında biten bir yuvarlak olarak çizebilirsiniz.
Özdek (madde), önce Tanrı'ya karşı gibi görünür. İlk bakışta iki ayrı uçta durur gibidirler. Biri etkilenen, öbürü etkileyendir. Tanrı, özdeği sürekli olarak etkilemektedir. Her varlık, bir özdekle bir biçim birleşiğidir. Tanrı, biçimdir. Oysa özdek bu biçimle biçimlendiğine göre; Tanrı'nın karşısında değil, içindedir. Varlığın ilkesi tektir. Bu ilke, birlik, başka bir deyişle tanrıdır. Tanrı, kendisi hiçbir şey olmadığı halde, her şeyin ölçüsüdür. İyilikçi değildir, çünkü salt iyiliktir. Güzelliği yoktur, çünkü salt güzelliktir. Düşünceleri bulunmaz, çünkü salt düşüncedir. Ona nitelikler vermeye çalışmamalıyız, çünkü bu niteliklerle onu sınırlamış oluruz. Tanrı, bizim düşündüğümüz hiçbir şey değildir, çünkü her şeydir. Bizler ondan geldik, yeniden ona gidiyoruz. Bu açıdan bakarsanız her yaratık er geç erdemli olmak zorundadır: Çünkü Tanrı'ya gidiş, vazgeçilmez bir gidiştir, hiç kimse gitmemezlik edemez. Şu halde kuşkulanmak gerekmez, nasıl olsa sonunda hep erdemli olacağız. Bu düşünce, erdemsizlere soluk aldıran bir düşüncedir. Tanrı; salt iyiliktir, her şeyin varlığını isteyen Baba'dır.
Her şey ondan çıkmıştır, bilinçli ya da bilinçsiz, gene ona dönmek istemektedir. Her şey Tanrı'nın çevresinde döner, Tanrı'ya yaklaşmak ister. Bireyler son varlıklar değildirler. İlk varlık da, son varlık da Tanrı'dır. Tanrı'dan ilk çıkan şey anlak'tır (zeka). Anlak, süje (mutlak zeka, nous) ve obje (anlaşılır alem, kozmos) olmak üzere ikiye ayrılır. Tanrılık birlikten bu ikiliğe nasıl geçilmiştir? Plotinos bunun bilinemeyeceğini söylüyor. Tanrılık birlik bölünemeyeceğine göre, gerçekten de, bu ikiliğin açıklanması oldukça zordur. Kimi filozoflar bunun sadece bir görünüşten ibaret olduğunu ileri sürmektedirler. Şöyle ya da böyle, Plotinos'a göre anlak da, kendisinden çıktığı Tanrı gibi, yaratıcıdır, tin'i (ruh) yaratmıştır. Nasıl anlak, Tanrı'dan çıktığı halde tanrıya doğru gitmekteyse, öylece, tinler de anlaktan çıktıkları halde anlağa dönmek isterler. Platon'dan ve stoacılıktan gelen Plotinos'un evreni, incelenmeye değer bir evrendir. Her çıkanın, çıktığına bin pişman, bir an önce çıktığı yere dönmek istediği bir hoşnutsuzlar evrenidir bu. Tinler de yaratıcıdırlar, onlar da kendilerinden daha az yetkin (mükemmel) olan cisimleri yaratmışlardır. Oysa her cisim gene Tanrı'nın izini taşımaktadır. Tanrı'ya dönmek isteğindedir. Cisimlerin varlığı, biçimleriyle belirir.
Cisimlerin özdekleriyse onların bir çeşit yokluklarıdır. Cisimsel alem, varlıkla yokluk arasında bocalayan sürekli bir değişmedir. Cisimlerin ötesinde dibi olmayan bir uçurum vardır, bu uçurumda henüz biçimlenememiş kaba özdekler kaynaşırlar. Bu kaba özdeklerin altında artık başka bir şey yoktur. Tanrı nasıl yukarıya doğru sonsuzsa, bunlar da aşağıya doğru sonsuzdurlar. Ancak bu kaba özdekler, bir gün, biçimlenip Tanrı'ya döneceklerdir. Böylece her şey sonunda bir tekte, bir birlikte, bir biçimde, hepsini toplayan bir deyişle tanrıda birleşmiş. olacaktır.
İnsan tinleri (ruhları), kaba cisimlere bürünmek için hayatlarını Tanrılık hayattan ayırdılar, diyor Plotinos. Çektikleri işte bu davranışlarının cezasıdır. Sizler bu cezayı hak etmediğimizi düşünecek misiniz bilmem, Plotinos hak ettiğimiz düşüncesindedir. Plotinos'un töresine (ahlak) göre, insanları Tanrı'ya götürecek olan üç yol, daha doğrusu bir yolun üç geçiti vardır: Sanat, sevgi, felsefe... İnsan bu geçitlerden geçerek, bu basamaklardan çıkarak Tanrı'ya ulaşacaktır. Erdeme sanat, sevgi ve felsefe yoluyla varılır. İnsan, ancak bu yollardan giderek Tanrı'ya benzeyebilir. Sanatçı ideyi duyulur görünüşlerinden, seven insan ruhunda, filozof Tanrı'da aramaktadır.
Düşünce Tarih