ACELE BARIŞ / Ali Kırca
Barış Manço, hem özel yaşamında, hem de televizyon programlarında şaşırtıcı bir hızla konuşurken, gerekçesi hiçbirimizin aklına gelmemişti.
Oysa, acelesi vardı...
Sanki, "Benim fazla vaktim yok... Söyleyeceklerimi çok çabuk söyleyip gideceğim" der gibiydi.
Çok çabuk söyledi ve gitti.
O kadar çabuk gitti ki, onun kadar hızlı düşünemeyen ve konuşamayan bizler henüz tam olarak da anlayamadık kaybını...
Belli ki, "acısı sonradan koyan"lardan olacak Barış da..
Her geçen gün daha çok acıyacak içimiz...
Çünkü, her geçen gün hayatımızda yarattığı boşluk daha da büyüyecek.
Azaldığımızı anlayacağız... Her gün azar azar azalacağız.
Dün sabah, yağmurlu ve karanlık bir güne uyanan Türkiye'de Barış'ın ölüm haberini duyanların dudaklarından hep aynı sözler döküldü:
"Bu dünyada her şey boş, her şey anlamsız.."
Aslında her ölümün ardından yaşanırdı bu duygular.
Ama, dün, Barış'ın ölüm haberinden sonra nedense çok daha yoğun biçimde duyuldu bu sözcükler...
Nedense gönül kırıklığıyla terennüm edilen ortak bir şarkının sözleri gibi:
"Bu dünyada her şey boş, her şey anlamsız.."
Neden mi?
Barış Manço, Türkiye'de üç kuşağın içinden geçip gittiği kırk yıllık bir hayat labirentinde hep tünelin ucundaki ışık gibi durdu.
Kırk yılın karanlık ve umutsuz dönemlerinde şarkıları kimi zaman ağır duyguların, çoğu zaman da tarifsiz coşkuların nağmeleriyle akıp geçti.
Lakin, "umutsuzluk"la işi olmadı.
Hiçbir zaman "siyasi" şarkıcı patenti taşımadı. "Siyasal sloganlar"a rağbet etmedi.
Ama, kimselere farkettirmeden, hayatın siyasetinde gezindi..
Asıl siyaseti o yaptı.
Günahlarımızın ve sevaplarımızın yörüngesini, dillere pelesenk ettiği sözcüklerle şarkılaştırdı.
"Hendek-Deve" ikileminin önünde hepimizi düşündürdü; "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa"ları deşifre etti; "Ali'nin yazdığı Veli'nin bozduğu" ve herkesin fırıl fırıl "döndüğü" dünya haline tebessümler yolladı:
"Devran dönüyor dostlar
Ben dönmüşüm çok mu?"
"Eşek"i şarkılara soktu; şarkılardan "Patlıcan"ı çıkardı.
Ve kırk yıl aramızda, hiçkimsenin yadırgamadığı, sorgulamadığı, sormayı aklından bile geçirmediği upuzun saçları ve parmağında yüzükleriyle dolaştı durdu...
"Kara sevda, kara sevda" diye diye kendini "Dağlar dağlar"a vurmuş bir modern zaman evliyası gibi seyran eyledi alemi..
(Sonra zaten Evliya Çelebi de oldu..)
"Siyasi" şarkıcı olma misyonunun çok ötesinde felsefesini notalara ve şarkılara güle-oynaya yazan bir Türkiye filozofuydu.
Dün sabah, yağmurlu ve karanlık bir güne uyanan Türkiye'de Barış'ın ölüm haberini duyanların dudaklarından hep aynı sözcüklerin dökülmesi bundandı:
"Bu dünyada her şey boş, her şey anlamsız.."
Evet; Barış Hoca, giderken yine bir yaşam felsefesini, hayatımızın orta yerine bırakıp gitti..
Hiç ölmeyecekmiş gibi göründüğü bir anda aniden yitip gitmesi bıraktığı son şarkı ve son adresti aslında...
Bu kez güle-oynaya olmadı ama...
Oysa, yıllar önce, güle-oynaya yazdığı şarkısının içindeki "veda hüznü"nün farkına bile varamamıştık. Biz "Ali yazar, Veli bozar" diye tempo tutarken, "O" şöyle diyordu aynı şarkıda:
"Barış yolun sonunda
Yürü demek boşuna
Hayat duruyor dostlar
Ben durmuşum çok mu.."
Çok be Barış Hoca, çok...
"Kol düğmeleri" dün birleşmiştir artık...
****
BARIŞ MANÇO / Selim İleri
Barış Manço'nun beklenmedik ölümüne çok üzüldüm.
Geç saat televizyon başındaydım. O kanaldan ötekine geçerken, TGRT'de haber bülteni, Barış Manço'nun hastaneye kaldırıldığını duyurdu. Bir iki saat sonra, üstelik hayli romantik bir filme, Anastasia'ya dalmışken, Kanal D'den o ölüm haberi.
Barış Manço'yu tanımıyorum. Onu, çok yıllar önce yalnız bir kez gördüm:
Galatasaray Lisesi hazırlık sınıfında öğrenciydim. Paris'e, müzik dünyasına kavuşmak amacıyla gitmiş, yetenekli bir öğrencinin okula döndüğü haberi dalgalanmıştı. Tombalak genç birisi Barış Manço'yu, okul koridorunda, arkadaşlarla sarılırken hatırlıyorum.
Barış Manço, yanılmıyorsam, sonra yine Avrupa'ya gitti. Ne zaman döndü, hangi şarkısıyla ünlendi? Bilmiyorum. Aslında "benim" şarkıcılarımdan değildi o zamanlar.
Emek Sineması'nda konserleri olurdu. Gençlerin, yaşıtlarımın sevdiği, hayranlık duyduğu bir müzik adamıydı.
Ben, "Dağlar... Dağlar..."a kadar uzak durdum Barış Manço'ya. Sonra bu şarkısı, kırk beşlik plak, uzun süre pikabımda döndü. Daha ağır tempolu, daha hızlı tempolu, iki ayrı söyleyişi vardı. İkisini de çok severdim. Fakat ağır tempolusunu daha çok severdim.
Tomris Uyar'ın İpek ve Bekir'i bütünlediği yıllardı. Bir öyküsünün adı, "Dağlar Sada Verip Seslenmelidir". Öykü adıyla şarkı arasında kendime uyumlar kurardım.
Sonra araya yine zaman giriyor. Barış Manço'yu uzun saçları, gösterişli sahne giysileri, yüzükleriyle hatırlıyorum. Yadırgayanı vardı, benimseyeni vardı. Ne şarkılarımı dikkatimi çekerdi, ne sahne gösterileri.
Dokuz on yıl önce, Barış Manço'yu çok seven, Barış Manço'nun şarkılarına adeta tutkun bir arkadaşım, Lütfü Şenkaya, bana bir kaset getirdi. Yıllar yılı, Barış Manço'ya nasıl haksızlık ettiğimi fark ettim.
Kaset "Kol Düğmeleri"yle başlıyordu. Bu şarkı Barış Manço'nun sevilen şarkılarındanmış. "Kol Düğmeleri"nden etkilendim.
Ama beni "çarpan" şarkılar, "Unutamadım", "Affet Beni", "Sahilde" ve "Hatırlasana" oldu. Yağmurlar, bomboş sokaklar, sahilde çarpan dalga sesleri, ayrılıklar, hepsi benim dünyamdaydı.
"Sahilde"yi üst üste kim bilir kaç kez dinlemişimdir. Bir sinema duygusu verir bana. Film öyküsü, sanki benim yazabileceğim bir senaryo.
Başka bir şey, şarkı sözlerindeki "düzey", asıl buna üzüldüm, düzeyin dikkatimden kaçmış olmasına üzüldüm.
Barış Manço'yu keşfettiğim(!) günlerdeydi; Ahmet Oktay; "değişen" toplumu irdeleyen bir yazısında Barış Manço'nun şarkısına -Hangisiydi?- değiniyordu. Bütün bir gece boyu, Tülay Tura, Ahmet Oktay, ben, Barış Manço'dan söz ettik. "Sahilde"yi anlattım hep.
Ne vardı şarkıda içimi sızlatan?
"Yıllar önce" mi oluşu?
"Ağustos akşamı" mı?
"Sahilde"nin ününü çoktan yitirdiği dönemde, radyo programlarında bu şarkıyı çalmış; genç bir hanım da radyoya telefon ederek, gelecek programda yine çalmamı istemişti. Ağlıyordu.
Barış Manço'nun bir şarkısı var, çocukluğumun geçtiği Kadıköyü'nden, Şifa'dan, Bakla Tarlası'ndan izdüşümlerle yüklü. Bir semte, bir semtin insanlarına, bitki örtüsüne adanmış bir şarkı. Bizde böylelerine pek rastlanmıyor.
Zaten geçip giden zaman, Barış Manço'nun şarkılarını günün taleplerinden uzaklaştırmaya başlamıştı. Kimin umrundaydu "Dut Ağacı"!...
Ne tuhaf, televizyon programlarını da izledim Barış Manço'nun. Şimdi düşünüyorum da, "belgesel" tadı taşıyan, hepsinde bizi dünyaya açmak istemiş bu programlara niye dudak büktüğümü bir türlü çözemiyorum.
Pazar günü radyoda mutlaka "Sahilde"yi çalacağım, "Hatırlasana"yı da...
****
Bir Milletin Geleceğinin Katıldığı En Büyük Cenaze / MURAT BİRSEL
Bazen göremediğimiz, dokunamadığımız için "öldü" diyoruz.
Bu bir tanım olabilir.
Bence yetersiz.
"Bir insan artık adını kimse anmadığında ölmüştür."
Barış Manço'nun da dile getirdiği bu tanım daha doğru. Bir insan "öğretisi" unutulduğunda ölmüştür -belki de- daha doğru bir tanım.
Böyle düşündüğünüzde, Barış Manço sonsuza kadar yaşayacak!
Şarkıları yüzyıllarca gitsin, "sonsuz" derken çok daha ötesini söylüyorum.
Bin yıl sonrasını düşünün...
Çocuğunuzun çocuğunun çocuğunun çocuğunun çocuğunun çocuğunun çocuğunun çocuğunun çocuğunun çocuğunun çocuğu!
Onun döneminde, Barış Manço öğretisi yaşıyor olacak!
3000 yılında belki Barış Manço adını çok bilmeyecekler.
Belki şarkılarını da bilmeyecekler.
(Aslında ne olacağını bilmek imkansız, bin yıl sonrası için Internet'e Manço mesajları bırakılıyor.)
Ama mutlaka dişlerini -bir şekilde- fırçalayacaklar.
Mutlaka -bir şekilde- süt içecekler.
Belki de farkında bile olmayacak, atasına süt içme adetini Barış Manço'nun aşıladığını ve ailede öyle beri geldiğini.
Bu kadarla bitmiyor elbette...
Ayrıca "Barış Ağabey"in listesi uzundu...
- Kitap okumak
- Kavga etmeyip konuşarak anlaşmak
- (Siz ekleyin)
Bunlar olsun diye anne baba (da) çaba sarf etmez mi?
Eden çok!
Ama bazen (çoğu zaman) olmuyor.
Öğretmenler?
Elbette...
Ama en iyi onlar biliyor ne zor olduğunu!
Bir "Barış Ağabey" çıkıyor, söylüyor...
Hepsi yapıyor.
O işte gönülleri fethetmek!
O bütün bir toplumu şeffaflaştırmak.
O ne zor iş o!
Öylesine yansıyan bir titreşimi oluşturmak için ne dev bir dinamo lazım.
O dinamo şu anda durdu!
Lakin verdiği titreşimler sonsuza kadar gidecek.
Eminim Barış Manço yukarıdan bakıp katılacaktır, bizler yeni dinomalar yaratmaya mecburuz.
Kendi kendine olmaz.
Manço kadar güçlü olmaz.
Gençler Barış Manço'dan sonra kimseyi kolay kolay beğenmez...
Bu öksüzler başka baba kabullenmez!
Hepsi doğru.
Yavaş yavaş...
Ama denemek lazım!
Bir nesil atlanır, yine devam eder.
Bayrak mutlaka devralınmalı.
Barış Manço'nun en büyük mirası budur.
Bir milletin geleceğinin katıldığı ilk ve en büyük cenazedir bu!
Belki de onlar 40 yaşına geldiklerinde kendi aralarından kendi çocuklarına bir Barış Manço çıkartarak yaşatacaklardır!
Ve belki de bir takımın liderine nasıl "Kaptan" deniliyorsa...
Parlayan bir sanatçıya nasıl "Yıldız" deniliyorsa...
Bundan sonra gençliğin "kaptan"ı olarak selamladığı "yıldız"a da "Manço" denilecek.
BARIŞ MANÇO HAKKINDA YAZILANLAR
Moderatörler: barışhayranı, Mod
- jonturk_emre
- İHRAÇ EDİLMİŞTİR
- Mesajlar: 1467
- Kayıt: Cum Mar 23, 2007 22:50 pm
- Konum: İstanbul
BARIŞ MANÇO HAKKINDA YAZILANLAR
Emre başkaya
- efemanco
- Demirbaş Üye

- Mesajlar: 3776
- Kayıt: Çrş Haz 29, 2005 17:43 pm
- Konum: DÖNENCENİN DÖNECEĞİ YERDEN(TÜRKİYEDEN)
ellerine sağlık emre yalnız benim en sinirlerimi ayağa kaldıran olaylardan biride bu gerçek sanatçılarımız hayattayken onlarla hakkıyla ilgilenilmiyo onlar bu dünyadan göçtükten sonra başlanıyo yok çok erken gittin yok bilmem yıldız kaydı onlara bunları yaşarken hissettirseniz ne var...
BİR GÜN GELECEK DÖNENCE BİLİYORUM...
- hatice zuhal pala
- Profesyonel

- Mesajlar: 415
- Kayıt: Pzr Haz 10, 2007 14:41 pm
Barış Manço İle Röportaj
Seyfullah Türksoy
Barış Manço, candan bir dost, mütevazı bir insan. Doğukan Hazar ve Batıkan Zorbey isimlerindeki iki çocuğu ve eşiyle sade bir hayat sürdüren bu değerli sanatçımız sorularımızı şöyle cevaplıyor:
Barış Bey, şarkılarınızda hep bizden bir şeyler var. Bizi, bizim değerlerimizi anlatıyorsunuz. Kendi motiflerimizi işliyorsunuz. Böyle bir yolu seçmenizin sebebi nedir?
Bu soruyu, daha önce çeşitli gazetelerden ve dergilerden gelerek 10-15 defa sordular. Hepsine de aynı cevabı verdim: Ben, benim. Ve benim olanı anlatacağım. Bunun için de kendimle, kendi kültürümle ilgili şeyler söyleyeceğim. Çünkü ben İngiliz değilim, Alman değilim, Fransız değilim. Tabii bir şeyler anlatırken, karşıdaki insanlara da faydalı olacak bir şeylerin anlatılması gerektiğine inanıyorum.
Çoğu parçanızda, ibret verici atasözlerimiz yer alıyor. Bunları bulabilmek için özel bir gayret sarfediyor musunuz?
Doğrusu, hayır. Ama yıllar önce epey bir gayret sarf ettim. Artık, şarkı sözü yazarken, bir atasözü kitabını açmıyordum. Kafamda epey birikim var çünkü…
Tarihle ilginiz nasıl? Özellikle Osmanlı tarihiyle?
Ben aşağı yukarı her türlü tarihi okudum. Şuna inandım ki, geçmişi bilmezseniz geleceği anlayamazsınız. Veya yarına hazır olamazsınız. Bugünü ise hiç anlayamazsınız. Geçmişi bilmek gerekir görüşündeyim. Benim parolam şudur: Eskiyi bil, bugünü yaşa, yarına hazır ol…
Osmanlı’nın bize en çok tesir eden yönü nedir?
Osmanlı’nın en beğendiğim tarafı aristokrasi anlayışıdır. Allah biliyor ya, Osmanlı’nın bu tarafını hep sevdim, beğendim. Benim düşüncem katiyen sınıf ayrımı değil. İnsanları sınıflara ayırmam. Çünkü din olarak Allah’ın indinde herkes birdir. Osmanlı tarihinde enteresan bir aristokratik düzen varmış. Belki paşalıklar biraz rahat dağıtılmış olabilir ama san’atın korunmasında, mutfağın muhafazasında, mimarinin korunmasında… Sarayın rolü inkar edilemez. Bugüne kadar ne kadar güzel eser kalmışsa, bunlar birtakım paşaların, sultanların gayretleri sonucu kalmıştır ve bu durum, dünyanın her tarafından böyledir.
Barış Bey, maneviyat konusunda düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Gerek kişi hayatında, gerek toplum hayatında sizce maneviyatın rolü nedir?
Manevi değerlerin kişi ve toplum hayatındaki önemini inkar etmek mümkün değildir tabi. Nitekim bunu, şarkılarımda az çok dile getirmeye çalışıyorum. Günümüzde bir takım manevi değerlerin hayli zedelendiği doğru. Fakat henüz kaybolduğuna inanmıyorum. Manevi değerleri zedelemek ve ortadan kaldırmak için, çük büyük bir gayret gösteren bir basın var Türkiye’de… Dört beş tane gazete var, irili ufaklı… Bunların işleri güçleri, bu değerleri tahrip etmek. Tek dertleri bu. İnanılır gibi değil. Masa başında üretilmiş haberler, başkasının hakkını hukukunu hiç saymalar, insanın şahsiyetini rencide edici yazılar, resimler… İşleri güçleri bu. Sanki güdümlüler, bir yerlerden istikamet alıyorlar. Her sabah pırıl pırıl kağıtlara basılı bu gazeteler sunuluyor topluma. Sonra kalkıp, zararlı diye iki-üç dergiyle uğraşılıyor.
Şöhretin doruklarına çıkmış bir insan olarak, malın mülkün ve benzeri şeylerin mutluluk için yeterli olduğunu söyleyebiliyor musunuz?
Mümkün değil. Tek başına bir manası yok (küçük oğlunu göstererek) Mesela bunun bana verdiği mutluluğu hiçbir servet, şöhret veremez.
Bunların verdiği mutluluk, parayla, şöhretle satın alınacak şeyler değil. Onlar da zaten ben paralı olduğum için, şöhret olduğum için gerçekleşmedi. Eşimle tanıştığım zaman cebimde beş kuruşum yoktu. Onlarla bir bağlantısı yok mutluluğun.
Anladığım kadarıyla hayli meşgul bir insansınız. Peki bunca iş arasında kitap okumaya vakit ayırabiliyor musunuz?
Kitap demeyelim de, ekseriyetle okurum. Hergün birkaç gazete okuyorum. Ayda bir Zafer’i okuyorum. Üç yıldır aboneyim Zafer’e…
…
Dini kitaplarla aranız nasıl?
Doğrusunu isterseniz pek okuyamıyorum. Çockuğumda Kısas-ı Enbiya’yı falan okumuştum. Avrupa’ya öğrenci olarak gittiğimde Kur’an-ı Kerim’in Fransızca mealini okudum. Aslında insanların kapasitesi sınırlı. Herkesin Kur’an-ı Kerim’i anlaması, yorumlaması mümkün değil. Onun için, manasını bilecek, içindekilerini tatbik edebilecek kişilerin okuması daha doğru. Bir de herkesin anlayışı farklı. Biliyorsunuz körlerin bir fil olayı var. Kim neresini tutmuşsa orasını anlatmış. Herkes farklı bir şeye benzetmiş. Kur’an-ı Kerim gibi son derece engin bir kitap düşünün. Asırlardır dünyaya ışık tutan bir kitap. Bunu okudum, anladım demek hakkını kendimde nasıl bulabilirim ki?
Bu konuda çok haklısınız Barış Bey, fakat biliyorsunuz, her asırda dini tecdid eden, yenileyen, o asrın anlayışına uygun yorumlayan mücedditler (yenileyiciler) geleceğini Hadis-i Şerifler bizi bildiriyor. Sizin de belirttiğiniz gibi, herkesin Kur’an’ı okuyup, kendine göre mana vermesi düşünülemez elbet.
Evet, mühim olan, onların o tefsirlerinden bana bir şeylerin anlatılması…
Tabi herkesin kabına göre İslamiyet denizinden su alması söz konusu… Kabı büyük olanlar elbetteki daha çok su alacaklar.
Tabi tabi. Dediğim gibi, o denizden bir şeyler alan kişilerin, anladıklarını bir dost sohbetinde anlatması, beni aydınlatması daha önemli… Ve nitekim şarkılarımdaki birtakım güzel şeyler, buralardan çıkıyor. Yaşlı başlı din bilginleriyle, bu işe gönül vermiş insanlarla sohbet ederim ara sıra. Onların sohbetlerini iştiyakla dinlerim. Muhabbetlerimiz olur.
Bu tür kişilerle genellikle nasıl görüşüyorsunuz?
Muhtelif… Yolda, otobüste veya bir başka yerde… Geçen gün bir tanesiyle havaalanında karşılaştık. Kendisi Osmanağa Camii’nin emekli imamıymış. Benimle şakalaştı. Bir keresinde Kadıköy Müftüsüyle karşılaştık. Konuşurken şöyle dedi: “Siz güzel şarkılar söylüyorsunuz, parçalar yapıyorsunuz. Şarkılarınızda ara sıra Allah lafı geçiyor, herkes ayağa kalkıyor. Biz sabahtan akşama kadar camide Allah diyoruz, kimseler gelmiyor kardeşim…” Böyle şaka yapacak kadar hoşgörülü bir insan. Ben de şakaya şakayla karşılık verdim: İkimiz de aynı şeyi söylüyoruz ama, söyleyiş şeklimiz farklı olmalı dedim… Bu ve benzeri kişilerle çok sık karşılaşıyorum. Ya da onlar gelip beni buluyorlar. Onlar okuduklarını anlamışlar, kendilerini yetiştirmişler. O deryadan bana vereceklerini veriyorlar. Yani keçiboynuzunun balını çıkarmışlar.
Dinlemek, okumaktan daha kolay geliyor diyebilir miyiz?
Değil. O değil? Benim söylemek istediğim tembellik değil kesinlikle. Hem zaman açısından düşünüyorum. Hem de asıl önemlisi, acaba okuduğumu anlayacak mıyım, diye düşünüyorum. Peygamberimiz dışında Kur’an’ı Kerim’in tamamını kim anlamış ki… 14 asırdır insanlara ışık tutan bir kitap var. Milyonlarca, yüz milyonlarca insana rehber olmuş, onu herkesin anlaması kolay mı?
O zaman şöyle sorayım Barış Bey; gördüklerinizin ve dinlediklerinizin ışığında İslamiyet’in size en çok tesir eden tarafı neresidir?
Ben İslam denizinde bir damla kalırım. İslamiyet başlıbaşına bir deniz. Bense bir damla su… Dediğim gibi, yüz milyonlarca insanı asırlardır sürükleyen bir denizin dalgaları arasındaki bir zerreye böyle bir soru soruyorsunuz. Bu çok zor bir soru…
Bazı insanlar yaş ilerledikçe, ölümden korkar. Siz de böylesi bir korkuyu yaşıyor musunuz?
Doğrusu ölümden korkmuyorum desem yalan olur. (Küçük çocuğunu göstererek) Bu ufaklık henüz üç yaşında. Bir müddet daha yaşasam iyi olur, herhalde… Allah bunu görüyor. Ama ne zaman öleceğim? Bunu kimse bilmiyor ki… Pat diye kafana bir şey düşer ölürsün… Biraz daha yaşamayı isterim. Çünkü yarım kalan bir yığın işim var. En azından yazdığım şarkılarla birkaç milyon insana bir şeyler verebilirim. Tabi vade gelmişse yapacak bir şey yok.
Sohbetimizin sonuna doğru Barış Manço’yla Türkiye hakkında konuştuk. Ülkenin genel manzarasını çizdik. Bütün bunların ışığında Barış Manço sözlerini şöyle tamamladı:
Saygıyla anılacak bir tarihimiz var. Altı asırlık bir imparatorluğumuz var. Bu son 25-30 yıla yaşadığımız, ne olduğunu anlamadığımız arabesk hayatı hak etmiyor Türkiye… Basınıyla, sporcusuyla, onların hayatlarıyla, içkisiyle, aile düzenleriyle bitmiş, kokuşmuş bir olaydır bu. Bunun sona ermesi lazım ve sona erecek elbet. Her yerde bitti çünkü… Lut kavminde, Sodom Gomore’de, Pompei’de, Atina’da, Bizans’ta bitti… Burada da bitecektir. İki bin yıllarında daha iyi olacağız. Çünkü gelen gençlik, zımba gibi bir gençlik…
Evet biz de ümitle ve heyecanla hep o gençliği bekliyoruz temennisiyle bu sohbetimizden ayrılıyoruz.
Kaynak: Zafer Derg., Mart 1999, sayı: 267, s. 16-18.
Seyfullah Türksoy
Barış Manço, candan bir dost, mütevazı bir insan. Doğukan Hazar ve Batıkan Zorbey isimlerindeki iki çocuğu ve eşiyle sade bir hayat sürdüren bu değerli sanatçımız sorularımızı şöyle cevaplıyor:
Barış Bey, şarkılarınızda hep bizden bir şeyler var. Bizi, bizim değerlerimizi anlatıyorsunuz. Kendi motiflerimizi işliyorsunuz. Böyle bir yolu seçmenizin sebebi nedir?
Bu soruyu, daha önce çeşitli gazetelerden ve dergilerden gelerek 10-15 defa sordular. Hepsine de aynı cevabı verdim: Ben, benim. Ve benim olanı anlatacağım. Bunun için de kendimle, kendi kültürümle ilgili şeyler söyleyeceğim. Çünkü ben İngiliz değilim, Alman değilim, Fransız değilim. Tabii bir şeyler anlatırken, karşıdaki insanlara da faydalı olacak bir şeylerin anlatılması gerektiğine inanıyorum.
Çoğu parçanızda, ibret verici atasözlerimiz yer alıyor. Bunları bulabilmek için özel bir gayret sarfediyor musunuz?
Doğrusu, hayır. Ama yıllar önce epey bir gayret sarf ettim. Artık, şarkı sözü yazarken, bir atasözü kitabını açmıyordum. Kafamda epey birikim var çünkü…
Tarihle ilginiz nasıl? Özellikle Osmanlı tarihiyle?
Ben aşağı yukarı her türlü tarihi okudum. Şuna inandım ki, geçmişi bilmezseniz geleceği anlayamazsınız. Veya yarına hazır olamazsınız. Bugünü ise hiç anlayamazsınız. Geçmişi bilmek gerekir görüşündeyim. Benim parolam şudur: Eskiyi bil, bugünü yaşa, yarına hazır ol…
Osmanlı’nın bize en çok tesir eden yönü nedir?
Osmanlı’nın en beğendiğim tarafı aristokrasi anlayışıdır. Allah biliyor ya, Osmanlı’nın bu tarafını hep sevdim, beğendim. Benim düşüncem katiyen sınıf ayrımı değil. İnsanları sınıflara ayırmam. Çünkü din olarak Allah’ın indinde herkes birdir. Osmanlı tarihinde enteresan bir aristokratik düzen varmış. Belki paşalıklar biraz rahat dağıtılmış olabilir ama san’atın korunmasında, mutfağın muhafazasında, mimarinin korunmasında… Sarayın rolü inkar edilemez. Bugüne kadar ne kadar güzel eser kalmışsa, bunlar birtakım paşaların, sultanların gayretleri sonucu kalmıştır ve bu durum, dünyanın her tarafından böyledir.
Barış Bey, maneviyat konusunda düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Gerek kişi hayatında, gerek toplum hayatında sizce maneviyatın rolü nedir?
Manevi değerlerin kişi ve toplum hayatındaki önemini inkar etmek mümkün değildir tabi. Nitekim bunu, şarkılarımda az çok dile getirmeye çalışıyorum. Günümüzde bir takım manevi değerlerin hayli zedelendiği doğru. Fakat henüz kaybolduğuna inanmıyorum. Manevi değerleri zedelemek ve ortadan kaldırmak için, çük büyük bir gayret gösteren bir basın var Türkiye’de… Dört beş tane gazete var, irili ufaklı… Bunların işleri güçleri, bu değerleri tahrip etmek. Tek dertleri bu. İnanılır gibi değil. Masa başında üretilmiş haberler, başkasının hakkını hukukunu hiç saymalar, insanın şahsiyetini rencide edici yazılar, resimler… İşleri güçleri bu. Sanki güdümlüler, bir yerlerden istikamet alıyorlar. Her sabah pırıl pırıl kağıtlara basılı bu gazeteler sunuluyor topluma. Sonra kalkıp, zararlı diye iki-üç dergiyle uğraşılıyor.
Şöhretin doruklarına çıkmış bir insan olarak, malın mülkün ve benzeri şeylerin mutluluk için yeterli olduğunu söyleyebiliyor musunuz?
Mümkün değil. Tek başına bir manası yok (küçük oğlunu göstererek) Mesela bunun bana verdiği mutluluğu hiçbir servet, şöhret veremez.
Bunların verdiği mutluluk, parayla, şöhretle satın alınacak şeyler değil. Onlar da zaten ben paralı olduğum için, şöhret olduğum için gerçekleşmedi. Eşimle tanıştığım zaman cebimde beş kuruşum yoktu. Onlarla bir bağlantısı yok mutluluğun.
Anladığım kadarıyla hayli meşgul bir insansınız. Peki bunca iş arasında kitap okumaya vakit ayırabiliyor musunuz?
Kitap demeyelim de, ekseriyetle okurum. Hergün birkaç gazete okuyorum. Ayda bir Zafer’i okuyorum. Üç yıldır aboneyim Zafer’e…
…
Dini kitaplarla aranız nasıl?
Doğrusunu isterseniz pek okuyamıyorum. Çockuğumda Kısas-ı Enbiya’yı falan okumuştum. Avrupa’ya öğrenci olarak gittiğimde Kur’an-ı Kerim’in Fransızca mealini okudum. Aslında insanların kapasitesi sınırlı. Herkesin Kur’an-ı Kerim’i anlaması, yorumlaması mümkün değil. Onun için, manasını bilecek, içindekilerini tatbik edebilecek kişilerin okuması daha doğru. Bir de herkesin anlayışı farklı. Biliyorsunuz körlerin bir fil olayı var. Kim neresini tutmuşsa orasını anlatmış. Herkes farklı bir şeye benzetmiş. Kur’an-ı Kerim gibi son derece engin bir kitap düşünün. Asırlardır dünyaya ışık tutan bir kitap. Bunu okudum, anladım demek hakkını kendimde nasıl bulabilirim ki?
Bu konuda çok haklısınız Barış Bey, fakat biliyorsunuz, her asırda dini tecdid eden, yenileyen, o asrın anlayışına uygun yorumlayan mücedditler (yenileyiciler) geleceğini Hadis-i Şerifler bizi bildiriyor. Sizin de belirttiğiniz gibi, herkesin Kur’an’ı okuyup, kendine göre mana vermesi düşünülemez elbet.
Evet, mühim olan, onların o tefsirlerinden bana bir şeylerin anlatılması…
Tabi herkesin kabına göre İslamiyet denizinden su alması söz konusu… Kabı büyük olanlar elbetteki daha çok su alacaklar.
Tabi tabi. Dediğim gibi, o denizden bir şeyler alan kişilerin, anladıklarını bir dost sohbetinde anlatması, beni aydınlatması daha önemli… Ve nitekim şarkılarımdaki birtakım güzel şeyler, buralardan çıkıyor. Yaşlı başlı din bilginleriyle, bu işe gönül vermiş insanlarla sohbet ederim ara sıra. Onların sohbetlerini iştiyakla dinlerim. Muhabbetlerimiz olur.
Bu tür kişilerle genellikle nasıl görüşüyorsunuz?
Muhtelif… Yolda, otobüste veya bir başka yerde… Geçen gün bir tanesiyle havaalanında karşılaştık. Kendisi Osmanağa Camii’nin emekli imamıymış. Benimle şakalaştı. Bir keresinde Kadıköy Müftüsüyle karşılaştık. Konuşurken şöyle dedi: “Siz güzel şarkılar söylüyorsunuz, parçalar yapıyorsunuz. Şarkılarınızda ara sıra Allah lafı geçiyor, herkes ayağa kalkıyor. Biz sabahtan akşama kadar camide Allah diyoruz, kimseler gelmiyor kardeşim…” Böyle şaka yapacak kadar hoşgörülü bir insan. Ben de şakaya şakayla karşılık verdim: İkimiz de aynı şeyi söylüyoruz ama, söyleyiş şeklimiz farklı olmalı dedim… Bu ve benzeri kişilerle çok sık karşılaşıyorum. Ya da onlar gelip beni buluyorlar. Onlar okuduklarını anlamışlar, kendilerini yetiştirmişler. O deryadan bana vereceklerini veriyorlar. Yani keçiboynuzunun balını çıkarmışlar.
Dinlemek, okumaktan daha kolay geliyor diyebilir miyiz?
Değil. O değil? Benim söylemek istediğim tembellik değil kesinlikle. Hem zaman açısından düşünüyorum. Hem de asıl önemlisi, acaba okuduğumu anlayacak mıyım, diye düşünüyorum. Peygamberimiz dışında Kur’an’ı Kerim’in tamamını kim anlamış ki… 14 asırdır insanlara ışık tutan bir kitap var. Milyonlarca, yüz milyonlarca insana rehber olmuş, onu herkesin anlaması kolay mı?
O zaman şöyle sorayım Barış Bey; gördüklerinizin ve dinlediklerinizin ışığında İslamiyet’in size en çok tesir eden tarafı neresidir?
Ben İslam denizinde bir damla kalırım. İslamiyet başlıbaşına bir deniz. Bense bir damla su… Dediğim gibi, yüz milyonlarca insanı asırlardır sürükleyen bir denizin dalgaları arasındaki bir zerreye böyle bir soru soruyorsunuz. Bu çok zor bir soru…
Bazı insanlar yaş ilerledikçe, ölümden korkar. Siz de böylesi bir korkuyu yaşıyor musunuz?
Doğrusu ölümden korkmuyorum desem yalan olur. (Küçük çocuğunu göstererek) Bu ufaklık henüz üç yaşında. Bir müddet daha yaşasam iyi olur, herhalde… Allah bunu görüyor. Ama ne zaman öleceğim? Bunu kimse bilmiyor ki… Pat diye kafana bir şey düşer ölürsün… Biraz daha yaşamayı isterim. Çünkü yarım kalan bir yığın işim var. En azından yazdığım şarkılarla birkaç milyon insana bir şeyler verebilirim. Tabi vade gelmişse yapacak bir şey yok.
Sohbetimizin sonuna doğru Barış Manço’yla Türkiye hakkında konuştuk. Ülkenin genel manzarasını çizdik. Bütün bunların ışığında Barış Manço sözlerini şöyle tamamladı:
Saygıyla anılacak bir tarihimiz var. Altı asırlık bir imparatorluğumuz var. Bu son 25-30 yıla yaşadığımız, ne olduğunu anlamadığımız arabesk hayatı hak etmiyor Türkiye… Basınıyla, sporcusuyla, onların hayatlarıyla, içkisiyle, aile düzenleriyle bitmiş, kokuşmuş bir olaydır bu. Bunun sona ermesi lazım ve sona erecek elbet. Her yerde bitti çünkü… Lut kavminde, Sodom Gomore’de, Pompei’de, Atina’da, Bizans’ta bitti… Burada da bitecektir. İki bin yıllarında daha iyi olacağız. Çünkü gelen gençlik, zımba gibi bir gençlik…
Evet biz de ümitle ve heyecanla hep o gençliği bekliyoruz temennisiyle bu sohbetimizden ayrılıyoruz.
Kaynak: Zafer Derg., Mart 1999, sayı: 267, s. 16-18.

Barış Manço
Beşir Ayvazoğlu
Afişlerdeki fotoğrafını ilk gördüğümde çok yadırgamıştım; saçları omuzlarına dökülmüş, bıyıkları çenesinin altına kadar uzanan ve soyadıyla Moğolları hatırlatan tuhaf bir adam.
Yıl yanılmıyorsam 1970’ti; Barış Manço ve Kurtalan Ekspres Sivas’ta konser verecekti. Biz ki saçlarımızı biraz uzatsak, her sabah okulun kapısında bekleyen müdür beyin veya disiplin düşkünü öğretmenlerin hışmına uğrardık; makası yedikten sonra kafayı üç numarayla kurtaranlar şükrederdi. N’olurdu, saçlarımızı uzatmamıza izin verselerdi de, mahallenin bıçkın delikanlıları gibi sabahları ayna karşısında ıslatıp ıslatıp tarayabilseydik. Kimbilir, belki de bu adı sanı duyulmadık şarkıcının saçları kıskançlık duygularımızı kabartmıştı; hoş uzatabilseydik de hiç bir zaman onunki kadar uzun olmasına izin verilmezdi. Akıllı uslu çocuklar saçlarını kısacık kestirirdi; ideal traş bizi yankilere benzeten traştı. Barış Manço’nun saçlarının eski zaman dervişlerinin saçlarına benzediğini farketmem uzun sürmedi; o, ne kadar sıradışı olursa olsun aslında bizden biriydi, bizim türkümüzü söylüyordu. Evet, önce yadırgadım, fakat sonra sevdim ve çalışmalarını dikkatle takip ettim. Meylim klasik müzikten yana olduğu için pek pop dinlemez, sadece kulak misafiri olurdum. Dinleyebildiğim birkaç pop şarkıcısı varsa biri, hatta birincisi Barış Manço’ydu.
Aradan yıllar geçti ve birgün kendimi Tercüman gazetesinin Kültür Servisi şefi olarak buldum. Bu görevim sırasında tanıdığım yüzlerce kültür ve sanat adamı arasında Barış Manço da vardı; telefonla zaman zaman çeşitli konularda görüşüne başvururdum; birkaç defa da yüzyüze görüştük. O yıllarda, sık sık Kültür Bakanı olmak istediğini söylüyordu. Birgün birlikte yediğimiz bir yemek sırasında kendisine niçin Kültür Bakanı olmak istediğini sordum. Gerekçelerinin beni tatmin etmediğini hatırlıyorum. O gün ona söylediklerimin doğruluğuna hep inanmışımdır. Kültürümüze bir sanatkâr olarak daha iyi hizmet ediyordu ve edebilirdi. Kültür Bakanı olduğu takdirde saçlarını ve bıyıklarını kesip yüzüklerini çıkarmak, takım elbise giyip kıravat takmak zorunda kalacak, bürokrasinin ayak oyunları karşısında şaşkınlığa ve hayal kırıklığına uğrayacaktı. Daha kötüsü, ister istemez seçimlere hangi partinin saflarında girerse artık o partinin adamı olarak bilinecek ve toplumun bir kesimi için azçok yabancılaşacaktı. Doğrusu “Kültür Bakanı olmak istiyorum!” derken takındığı ciddiyetin şakayla karışık olmasına bakarak birileriyle dalga geçtiğini ve fanteziler ürettiğini düşünürdüm; birgün Kadıköy’den belediye başkanı adayı olunca hayretler içinde kaldım. Demek ki politikaya girmeyi gerçekten kafasına koymuş, üstelik daha büyük bir hedefe göz dikmişti; artık Kültür Bakanı değil, Cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Bu hevesin hüsranla sonuçlanıp hastahanede noktalandığını onu tanıyanlar hatırlayacaktır.
Barış Manço, politikayı asla düşünmemesi gereken, uzun saçları, bıyıkları, çizmesi, cepkeni, kaftanı, folklorik takıları, yani kolyeleri, iri gümüş yüzükleri, kemer tokaları ve şarkılarıyla sıradışı bir sanatkârdı. Süslenirdi, fakat bu süslülük o yıllarda hâlâ bir idol olan Zeki Müren’inki gibi efféminé değil, bir erkeğe yaraşır nitelikteydi, fazla yadırganmamış ve çok geçmeden onun bir parçası olarak algılanmaya başlanmıştı. Çünkü süslerinde topluma ve değerlerine karşı bir meydan okuma ve istihfaf yoktu; tam aksine, Kurtalan Ekspres adını taşıyan orkestrasıyla Anadolu’yu adım adım dolaşıyor, birileri Türkçe sözler uydurulmuş yabancı bir müzikle kendilerini kabul ettirmeye çabalarken, o, bu topraklardan ses ve söz devşiriyor, halk türküleri söylüyordu. İlk büyük çıkışı olan Dağlar Dağlar şarkısı, hem melodik yapısıyla, hem de sözleriyle, râyihası kır çiçeklerinden toparlanmışçasına yerliydi; Ferhat ile Şirin’lerden, Kerem ile Aslı’lardan gelen bir aşk anlayışını terennüm ediyordu. Aslında isteseydi o da yabancı şarkılara keyfince sözler yazıp söyleyebilir, hatta biraz gayret gösterse Avrupa’da şöhretli bir pop yıldızı olabilirdi. Fakat o otostopla gittiği Avrupa’dan Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirerek ülkesine döndü; kulakları annesinden dinlediği şarkıların nağmeleriyle doluydu. İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Musikisi İcra Heyeti’nde yıllarca görev yapan ve sesi radyo devrini yaşayanların kulaklarında hâlâ yankılanan Rikkat Uyanık, güçlü bir Türk musikisi sanatkârıydı; hem de piyasaya hiç iltifat etmemiş bir sanatkâr. Bu bakımdan savaşın bütün dünyayı kasıp kavurduğu 1943 yılında Üsküdar’da dünyaya gelen ve muhtemelen derin bir özlemin ifadesi olarak Barış adı verilen küçük Manço, hiç şüphesiz bütün çocukluğunu Türk musikisinin ses ikliminde yaşamıştı. Bu iklimi Türk popuna taşıdı; orkestrasında Türk musikisi sazlarını ilk defa o kullandı. Ve bu sesleri daha sonra bütün insanlara dinleterek dünyaya yerli değerlerle açılmanın da mümkün olduğunu gösterdi.
Türk dünyasının da ortak seslerinden, ortak değerlerinden biri olmayı başaran Barış Manço kelimenin asıl mânasında bir avantgarde idi; ama kendi kültürünün avangardı. Halk türkülerini ve Türk musikisinin bazı parçalarını pop müziğine kazandırarak hem yeni bir senteze ulaşmak, hem de farklı müzik türleri arasında akrabalık ve duygu birliği tesis etmek istemişti. Aslında yaptığı bir çeşit milliyetçilikti; fakat anlayışını hiç bir zaman bir tarifin içine sıkıştırmak ve kendini herhangi bir ideolojik kampta konumlandırmak istemedi. Daha kuşatıcı bir tavrı benimsemiş, adını koymadan yerli olmayı ve bütün toplum kesimlerine hitap etmeyi başarmıştı. Aynı yıllarda onun gibi halk türkülerinden yola çıkan, onun gibi saçlarını uzatmış başka bir sanatçı, Cem Karaca, Türk toplumu tarafından aynı ölçüde kabul görmedi. Çünkü bir ideolojinin sözcüsü olarak “savaşçı” bir dili benimsemiş ve ister istemez kendisi gibi düşünmeyenleri karşısına almıştı. Aykırı görünüşüyle önceleri “komünist” zannedilen, fakat farklılığı çabuk keşfedilen Barış ise, adına uygun olarak barıştırıcı, birleştirici, yapıştırıcıydı. Bu tercihi ve başarısı onu bir ortak değer haline getirdi. Sıradışılığına, avangardlığına rağmen kitlelerce sevgiyle benimsenmiş olması, aslında Türk toplumunun açıkgörüşlülüğünü, değişmeye, yeniliğe, hatta aykırı olana karşı hoşgörüsünü gösteriyordu; tek istediği kendi dilince konuşulmasıydı! Barış Manço bu dili iyi konuşuyordu.
Barış Manço’nun o kadar sevilmesinin sebeplerinden biri de bence şöhretinin zirvesindeyken bile şımarmaması, mazbut bir aile hayatı yaşaması ve adının hiç bir skandala karışmamış olmasıdır. Bu bakımdan o, magazin basını için ideal bir “sanatçı” değildi; paparazzilerin iş çıkaramadıkları için muhtemelen hiç sevmedikleri bir sanatkârdı. Şarkılarında terennüm ettiği aşk da hiç bir zaman belden aşağı inmedi. Yukarıda da belirttiğim gibi, gelenekten süzülüp gelen aşk anlayışını terennüm ediyordu. Kısacası, Barış Manço’nun müziğinde bizim kültürümüz ve hayatımız vardı. Onun şarkılarında birgün Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın macerasını dinliyordunuz; başka bir gün attar kokuları geliyordu. Ve başka bir gün sokak satıcılarının feryadını dinliyordunuz: “Domates biber patlıcaaan”. Mizahı ve çocuksuluğu da ihmal etmemişti; çocuklarımız Arkadaşım Eşek ve Ayı şarkılarını dinleyerek ve televizyon programlarında Barış Çelebi’yle dünyayı gezerek büyüdüler. Bazı şarkıları vardı ki hikmet yüklüydü. Gülpembe gibi bazı şarkılarını mistik açıdan bile yorumlayabilirsiniz. Anadolu turnelerinde topladığı rini, deyimleri ve hikmetleri şarkılarında büyük bir ustalıkla kullanıyordu. Halil İbrahim Sofrası şarkısını, yoksul Anadolu insanının sofrasına oturmamış olanlar anlayamazlar, bundan eminim.
Barış Manço, hiç şüphesiz bir musiki dehası değildi; fakat doğru bir zamanda, doğru yerde durmuş, bütün toplumun kılcal damarlarına ulaşan bir ana damarı yakalamıştı. Evet, kim ne derse desin, bizden biriydi o.
Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=16105
Beşir Ayvazoğlu
Afişlerdeki fotoğrafını ilk gördüğümde çok yadırgamıştım; saçları omuzlarına dökülmüş, bıyıkları çenesinin altına kadar uzanan ve soyadıyla Moğolları hatırlatan tuhaf bir adam.
Yıl yanılmıyorsam 1970’ti; Barış Manço ve Kurtalan Ekspres Sivas’ta konser verecekti. Biz ki saçlarımızı biraz uzatsak, her sabah okulun kapısında bekleyen müdür beyin veya disiplin düşkünü öğretmenlerin hışmına uğrardık; makası yedikten sonra kafayı üç numarayla kurtaranlar şükrederdi. N’olurdu, saçlarımızı uzatmamıza izin verselerdi de, mahallenin bıçkın delikanlıları gibi sabahları ayna karşısında ıslatıp ıslatıp tarayabilseydik. Kimbilir, belki de bu adı sanı duyulmadık şarkıcının saçları kıskançlık duygularımızı kabartmıştı; hoş uzatabilseydik de hiç bir zaman onunki kadar uzun olmasına izin verilmezdi. Akıllı uslu çocuklar saçlarını kısacık kestirirdi; ideal traş bizi yankilere benzeten traştı. Barış Manço’nun saçlarının eski zaman dervişlerinin saçlarına benzediğini farketmem uzun sürmedi; o, ne kadar sıradışı olursa olsun aslında bizden biriydi, bizim türkümüzü söylüyordu. Evet, önce yadırgadım, fakat sonra sevdim ve çalışmalarını dikkatle takip ettim. Meylim klasik müzikten yana olduğu için pek pop dinlemez, sadece kulak misafiri olurdum. Dinleyebildiğim birkaç pop şarkıcısı varsa biri, hatta birincisi Barış Manço’ydu.
Aradan yıllar geçti ve birgün kendimi Tercüman gazetesinin Kültür Servisi şefi olarak buldum. Bu görevim sırasında tanıdığım yüzlerce kültür ve sanat adamı arasında Barış Manço da vardı; telefonla zaman zaman çeşitli konularda görüşüne başvururdum; birkaç defa da yüzyüze görüştük. O yıllarda, sık sık Kültür Bakanı olmak istediğini söylüyordu. Birgün birlikte yediğimiz bir yemek sırasında kendisine niçin Kültür Bakanı olmak istediğini sordum. Gerekçelerinin beni tatmin etmediğini hatırlıyorum. O gün ona söylediklerimin doğruluğuna hep inanmışımdır. Kültürümüze bir sanatkâr olarak daha iyi hizmet ediyordu ve edebilirdi. Kültür Bakanı olduğu takdirde saçlarını ve bıyıklarını kesip yüzüklerini çıkarmak, takım elbise giyip kıravat takmak zorunda kalacak, bürokrasinin ayak oyunları karşısında şaşkınlığa ve hayal kırıklığına uğrayacaktı. Daha kötüsü, ister istemez seçimlere hangi partinin saflarında girerse artık o partinin adamı olarak bilinecek ve toplumun bir kesimi için azçok yabancılaşacaktı. Doğrusu “Kültür Bakanı olmak istiyorum!” derken takındığı ciddiyetin şakayla karışık olmasına bakarak birileriyle dalga geçtiğini ve fanteziler ürettiğini düşünürdüm; birgün Kadıköy’den belediye başkanı adayı olunca hayretler içinde kaldım. Demek ki politikaya girmeyi gerçekten kafasına koymuş, üstelik daha büyük bir hedefe göz dikmişti; artık Kültür Bakanı değil, Cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Bu hevesin hüsranla sonuçlanıp hastahanede noktalandığını onu tanıyanlar hatırlayacaktır.
Barış Manço, politikayı asla düşünmemesi gereken, uzun saçları, bıyıkları, çizmesi, cepkeni, kaftanı, folklorik takıları, yani kolyeleri, iri gümüş yüzükleri, kemer tokaları ve şarkılarıyla sıradışı bir sanatkârdı. Süslenirdi, fakat bu süslülük o yıllarda hâlâ bir idol olan Zeki Müren’inki gibi efféminé değil, bir erkeğe yaraşır nitelikteydi, fazla yadırganmamış ve çok geçmeden onun bir parçası olarak algılanmaya başlanmıştı. Çünkü süslerinde topluma ve değerlerine karşı bir meydan okuma ve istihfaf yoktu; tam aksine, Kurtalan Ekspres adını taşıyan orkestrasıyla Anadolu’yu adım adım dolaşıyor, birileri Türkçe sözler uydurulmuş yabancı bir müzikle kendilerini kabul ettirmeye çabalarken, o, bu topraklardan ses ve söz devşiriyor, halk türküleri söylüyordu. İlk büyük çıkışı olan Dağlar Dağlar şarkısı, hem melodik yapısıyla, hem de sözleriyle, râyihası kır çiçeklerinden toparlanmışçasına yerliydi; Ferhat ile Şirin’lerden, Kerem ile Aslı’lardan gelen bir aşk anlayışını terennüm ediyordu. Aslında isteseydi o da yabancı şarkılara keyfince sözler yazıp söyleyebilir, hatta biraz gayret gösterse Avrupa’da şöhretli bir pop yıldızı olabilirdi. Fakat o otostopla gittiği Avrupa’dan Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirerek ülkesine döndü; kulakları annesinden dinlediği şarkıların nağmeleriyle doluydu. İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Musikisi İcra Heyeti’nde yıllarca görev yapan ve sesi radyo devrini yaşayanların kulaklarında hâlâ yankılanan Rikkat Uyanık, güçlü bir Türk musikisi sanatkârıydı; hem de piyasaya hiç iltifat etmemiş bir sanatkâr. Bu bakımdan savaşın bütün dünyayı kasıp kavurduğu 1943 yılında Üsküdar’da dünyaya gelen ve muhtemelen derin bir özlemin ifadesi olarak Barış adı verilen küçük Manço, hiç şüphesiz bütün çocukluğunu Türk musikisinin ses ikliminde yaşamıştı. Bu iklimi Türk popuna taşıdı; orkestrasında Türk musikisi sazlarını ilk defa o kullandı. Ve bu sesleri daha sonra bütün insanlara dinleterek dünyaya yerli değerlerle açılmanın da mümkün olduğunu gösterdi.
Türk dünyasının da ortak seslerinden, ortak değerlerinden biri olmayı başaran Barış Manço kelimenin asıl mânasında bir avantgarde idi; ama kendi kültürünün avangardı. Halk türkülerini ve Türk musikisinin bazı parçalarını pop müziğine kazandırarak hem yeni bir senteze ulaşmak, hem de farklı müzik türleri arasında akrabalık ve duygu birliği tesis etmek istemişti. Aslında yaptığı bir çeşit milliyetçilikti; fakat anlayışını hiç bir zaman bir tarifin içine sıkıştırmak ve kendini herhangi bir ideolojik kampta konumlandırmak istemedi. Daha kuşatıcı bir tavrı benimsemiş, adını koymadan yerli olmayı ve bütün toplum kesimlerine hitap etmeyi başarmıştı. Aynı yıllarda onun gibi halk türkülerinden yola çıkan, onun gibi saçlarını uzatmış başka bir sanatçı, Cem Karaca, Türk toplumu tarafından aynı ölçüde kabul görmedi. Çünkü bir ideolojinin sözcüsü olarak “savaşçı” bir dili benimsemiş ve ister istemez kendisi gibi düşünmeyenleri karşısına almıştı. Aykırı görünüşüyle önceleri “komünist” zannedilen, fakat farklılığı çabuk keşfedilen Barış ise, adına uygun olarak barıştırıcı, birleştirici, yapıştırıcıydı. Bu tercihi ve başarısı onu bir ortak değer haline getirdi. Sıradışılığına, avangardlığına rağmen kitlelerce sevgiyle benimsenmiş olması, aslında Türk toplumunun açıkgörüşlülüğünü, değişmeye, yeniliğe, hatta aykırı olana karşı hoşgörüsünü gösteriyordu; tek istediği kendi dilince konuşulmasıydı! Barış Manço bu dili iyi konuşuyordu.
Barış Manço’nun o kadar sevilmesinin sebeplerinden biri de bence şöhretinin zirvesindeyken bile şımarmaması, mazbut bir aile hayatı yaşaması ve adının hiç bir skandala karışmamış olmasıdır. Bu bakımdan o, magazin basını için ideal bir “sanatçı” değildi; paparazzilerin iş çıkaramadıkları için muhtemelen hiç sevmedikleri bir sanatkârdı. Şarkılarında terennüm ettiği aşk da hiç bir zaman belden aşağı inmedi. Yukarıda da belirttiğim gibi, gelenekten süzülüp gelen aşk anlayışını terennüm ediyordu. Kısacası, Barış Manço’nun müziğinde bizim kültürümüz ve hayatımız vardı. Onun şarkılarında birgün Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın macerasını dinliyordunuz; başka bir gün attar kokuları geliyordu. Ve başka bir gün sokak satıcılarının feryadını dinliyordunuz: “Domates biber patlıcaaan”. Mizahı ve çocuksuluğu da ihmal etmemişti; çocuklarımız Arkadaşım Eşek ve Ayı şarkılarını dinleyerek ve televizyon programlarında Barış Çelebi’yle dünyayı gezerek büyüdüler. Bazı şarkıları vardı ki hikmet yüklüydü. Gülpembe gibi bazı şarkılarını mistik açıdan bile yorumlayabilirsiniz. Anadolu turnelerinde topladığı rini, deyimleri ve hikmetleri şarkılarında büyük bir ustalıkla kullanıyordu. Halil İbrahim Sofrası şarkısını, yoksul Anadolu insanının sofrasına oturmamış olanlar anlayamazlar, bundan eminim.
Barış Manço, hiç şüphesiz bir musiki dehası değildi; fakat doğru bir zamanda, doğru yerde durmuş, bütün toplumun kılcal damarlarına ulaşan bir ana damarı yakalamıştı. Evet, kim ne derse desin, bizden biriydi o.
Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=16105
