perihan mağdenin BARIŞ ABİ hakkında terbiye sınırlarını oldukça aşan bir köşe yazısına rastladım. hiçbir siyasi olaya bulaşmayan barış mançoyu hakaret dolu sözlerle itham eden bir yazı. belki gündeme gelmiştir diye arama motoruna baktım ama her hangi bir yazıya rastlamadım. perihan mağdenin bu terbiyesizlik belgesi olan yazısını aynen aktarıyorum. yorum size ait. ben yorumumu kullanabileceğim en kibar kelimeyle yaptım zaten
Barış Manço'yla ilgili 'yüzlerce' yazı çıkmış.
Televizyonlar, günlerce şehirli Türklerin 'yas' olayını yayınladılar. Siyaset Meydanı, kendine düşeni, kalecinin penaltı anındaki coşkusuyla, yerine getirdi: Çarşamba gecesi, ekstra Siyaset Meydanı'nın mevzuu Barış Manço idi. Beni aşan bir saatte yayınlandığı için, kim ne dedi izleyemedim. Ama benim de 'gençliğimden' kalma bir iki fikrim var Barış Manço 'olayıyla' ilgili. Bu fikirlerin, ardından söylenenlerle
bu denli çakışmaması, bende 'Acaba öyle bir şey yoktu da, sen mi yazıyorsun; hayal ediyorsun' kuşkularına dahi yol verdi.
Yooo, ben yazmıyorum. Benim hatırladığım kadarıyla, benim büyüdüğüm yıllarda Barış Manço bal gibi faşistti. Evet, bu konuda açık seçik söylediği şeyler yoktu. (Hiçbir politik konuda olmadığı gibi.) Ama en iyi ihtimalle, bir tatlı su faşisti, en prezantablından bir adet Türk milliyetçisi olduğu, şarkılarının 80 öncesi yıllarda ülkücü gençliğin kanını ateşlediği; o yılların sular seller gibi bilinen gerçeklerindendi. Yine 80 öncesi yıllarda yalnızca ülkücülerin şiddetle tercih ettiği bıyık modeli, çocuklarına verdiği egzantrik Türkçü isimler: Şimdi elimizde Barış Manço'nun politik 'tercihlerine' dair kala kala yalnız bunlar var. Ama Barış Manço'nun politikliği de öyle enlemler ve boylamlarda seyretmekteydi. 80 sonrası Türkiye, üstüne çelik bir yorgan çekip mecburen apolitikleşince, asıl bu çizginin Barış Manço'ya daha 'uyduğu', kendini 7'den 77'ye çocuklara ve dünyayı gezip Türkleri tanıtmaya adadığı görüldü.
Akıllı biriydi. Sempatikti. Oturmuş bir kişiliği vardı. Ayrıca Anadolu'dan harikulade akıllıca beslenen kimi besteleri kollektif bilinçaltımızda önemli köşe taşlarına dönüşmüştü. Bilmiyorum aramızda 'Dağlar, Dağlar'ı dinleyip de, etkilenmeyen, içi burkulmayan, 'Ne şarkı ama!' demeyen katı kalplilikte birileri var mıdır? O, çocukların Barış abisiyken, ben çocuk değildim. Benim en politik olduğum yıllarda, insanların sokaklarda birbirini öldürdüğü yıllarda, benim en nefret ettiğim, devletin en sevdiği 'güruhun' 'sesi' olması durumu giderek silindi. O 'Barış Abi'leşti. Diyorum işte, ben yetişemedim.
Ama şehirli Türkler için ne çok, ne çok şey ifade etmekteymiş! Meğer, şehirli Türkler kolektif bir yasa hasret yaşamaktaymışlar. İnsanların bu denli duyarsızlaştığı, acıların sevinçlerin böylesine yalama olduğu bu zamanlarda, insanlar 'hep birlikte' ağlamak, şarkı söylemek, mum yakmak istiyorlarmış. Mehmet Y. Yılmaz'ın Türklerin Prenses Diana'nın cenazesini izleye izleye medyadan Batı tipi yas tutma olayını öğrendiğine dair saptamasını fevkalade yerinde buldum. Barış Manço'nun ardından tutulan yasta, satır satır Prenses Diana olayının bizdeki tezahürünü izleme şansına eriştik. Dekorda, öylesine benzerlikler vardı ki.
Kensington Sarayı'nın İstanbul ölçülerindeki benzeri Barış Manço'nun Moda'daki eviydi. Evin önündeki demir parmaklıklar, halkımıza aynen orda olduğu gibi mum yakıp seyrine bakma olanağı tanımaktaydı. Asılan yazılar, bırakılan çiçekler, özellikle un kurabiyeleri, her şey, her şey 'Olay NEREDE CEREYAN EDİYOR?' sorusunu aklımıza getirmekteydi. Evinin önünde sera olarak kullanılan avluda, tabutu katafalka konulmuştu. Böylece aynen Prenses Diana'da olduğu gibi, şehirli Türkler günler ve geceler boyunca tabutun önünden geçebildiler. Açılan defterlere, tıpkısının aynısı acılarını dökebildiler. Diyelim, Barış Manço başarısını paraya tahvil etmeyi becerememiş, bir apartman dairesinde hayatını sürdüren bir sanatçı olsaydı, yas olayının enternasyonel boyutu güdük kalacaktı. Daha sonra ailenin antika Rolls Royce'larına binip insan selini yara yara güçlükle ilerlemesi de, aynen avludaki katafalk, demir parmaklıklardaki çiçekler, mumlar, un kurabiyeleri gibi, son derece Avrupai bir etki yaratıyordu. Mesela Honda Civic marka bir arabayla bu görüntü asla sağlanamazdı. Antika Rolls Royce cuk oturmuştu. Aynen Moda'daki o asil ev gibi.
Şehirli Türkler, aynen İngilizler gibi artık 'Üzül. Sevin. Ağla. Kahrol. Yas Tut' komutlarını televizyondan alıyorlardı. Acılarının ağırlığını, rengini, şeklini her evin içinde durup içlerinden geçenleri, geçmesi gerekenleri onlara 'haber
veren' o sihirli cihaz belirliyordu. Cihaz, onları harekete geçiriyor, onların hareketlerini gösterdikçe hareketlendiriyor, 'estetik' olanı, yapılması gerekeni, yapılmaması gerekeni gösteriyor, öğretiyordu. Türkler, inanılmaz bir çabuklukla
adapte olmuşlardı. 'Simülasyon' oyununa karşı koyamadıkları bir iştahla dalmışlardı. Evlerinde yaşanan acılar güdüktü. Doyurucu değildi. Estetik ve arzulanası değildi. Televizyonda yaşanan acılar, tutulan yaslar, söylenen şarkılar en güzeliydi. Yanakları kat edip aşağılara süzülen gözyaşlarını seyretmeye doyum olmuyordu. Özellikle kameralar çekerken. Akşam koltuğunda oturup tekrar tekrar izleme olanağı varken. Türkler, Avrupai bir yas simülasyonuna girmişlerdi. Girmişken tam girmişlerdi. Acının böylesi en güzeliydi. Hem şık, hem rahatlatıcıydı. Şimdi müşterek bahisçilere bir sonraki Prenses Diana'nın kim olabileceğini saptama bahsi kalmıştı.
PERİHAN MAĞDEN






