Barış ismi bizim geleneklerimizde pek rastladığımız isimlerden değil. Nereden gelmiş Barış?
Çok doğru. Benim de araştırmalarıma göre şu anda Barış ismini taşıyan benden daha büyük birisi yok. 1943 doğumluyum, o yıllar biliyorsunuz savaş dönemlerine geliyor. İnsanlar çocuklarına herhalde dönemin psikolojik tesirleri gereği Hakan, Bahadır, Serdar, Muzaffer gibi isimler koymuşlar. Dedem de bana, savaşın yerine barış gelsin özlemiyle ‘Barış’ ismini koymuş. İsimlerin insanın karakterine etki ettiğine inanıyorum. Dünya bir türlü savaştan kurtulup barışa dönemedi; ama ben kendimle, toplumla, tabiatla ve tarihle devamlı barışık yaşadım.
Çatışmanın egemen olduğu, insanın insanla, toplumla, tabiatla çatıştığı bir dünyada önce kendisiyle ve sonra da diğer varlık kategorileriyle barışık olabilmek ne mümkün?
Allah, her insanı birtakım kabiliyet ve donanımlarla dünyaya gönderir. Bana da çok şükür ki ‘barış arama’ ve ‘barışık kalma’ kabiliyeti vermiş. Yaş kemale erdikçe, algı dünyanız biraz daha derinleşiyor, zenginleşiyor. İdrak ufku genişliyor.
Özellikle bizde toplum ve tarihten kopma daha sıkça görülen bir fenomen...
İçinde bulunduğunuz toplumu da, köklerinizin uzandığı maziyi de hafife alamazsınız. Yaşanılmış olandan haberiniz yoksa, siz tek başınıza neyi yaşayacaksınız? Biliyor musunuz anlamak, öğrenmek ve tüm bunlardan sonra bir eser ortaya koymak, üretim yapmak çok zordur. Bizim millet olarak tarihten gelen çok zengin bir mirasa konduğumuz kanaatindeyim. Bu noktada ben Barış Manço olarak mirasyedi olmak yerine, bugünün hayatına ve gelecek nesillerin hayatına pozitif etki yapabilecek eylemlerin peşinde olmayı seçtim.
Cemil Meriç "Bu ülkede yaşanmaz diyenler bu ülkeyi yaşanmaz hale getirenlerdir" diyor.
Bu ülkeden hiçbir zaman ümidimi kesmedim ki, ‘bu ülke yaşanmaz’ diyeyim...
Kendinizle ne kadar barışıksınız?
Barış iğneyi kendine batırır, çuvaldızı başkasına...
Hayata prensip olarak pozitif bakarım. İnsanların ve olayların öncelikle güzel olan taraflarını görmeye çalışırım. Asla hiçbir insanı yargılamam. Herkesin hata yapma hakkının olduğunu bilirim. Kendimle çok konuşurum, yaptıklarımı sorgularım, çok soru sorarım. Hiçbir olayın bir tek sebebi ve bir tek çözümü olmadığını gördüm. Yani bir sorunun birden çok cevabı olabiliyor. Bu yüzden hayata herhangi bir ideoloji çerçevesinden bakmam. Mükemmellik arayışının insanın ömrünün sonuna kadar sürmesi gerektiğine inanıyorum. Kendimle barışığım, ama bunun bir sebebi de gerektiği yerlerde kendimle çatışmaya girebilecek cesareti taşımamdan kaynaklanıyor. Fakat tüm bunlar hayatın, varlığın ve varolmanın anlamını ararken karşımıza çıkıyor.
Nedir hayatın anlamı?
Her insanın bir misyonu vardır bu dünyada. İşte o misyonu kavramak ve o misyonu en güzel şekilde ortaya koymaktır hayatın anlamı.
Sizin misyonunuz nedir?
Barış ve sevgi. Çünkü sevgisiz barış ve barışsız da sevgi olmaz. Hayatım boyunca bunu, önce kendimde yaşamaya ve sonra da insanlara anlatmaya çalıştım. Bugüne kadar kimseyle değil kendimle yarıştım.
56 yaşındasınız, saçlarınıza aklar düşmüş, ama buna rağmen ruhunuz çok genç ve enerji dolu gözüküyorsunuz. Heyecanın yanında aynı zamanda sanki bir aceleniz varmışçasına hızlı konuşuyorsunuz...
Bedenimiz yaşlanır bundan kaçamayız, ama ruhumuzu genç tutmak bizim elimizde. Başta da söyledim ben mirasyedi olmak istemedim. Bu kubbede hoş bir seda bırakabilmek için çalışıyorum. İçimdeki gençlik dinamizmini insana, sanata, tabiata ve tarihe olan sevdamdan alıyorum. Bunun için de sürekli proje geliştiriyorum. Acelecilikten bahsettiniz, evet benim acelem var, çok fazla vaktim yok. Yapılacak çok iş var. Hızlı ve seri konuşurum, çünkü konuşmakla vakit kaybetmek yerine bir an önce o düşündüklerimi hayata geçirmek isterim. Hayat sürprizlerle dolu...
Neler var yakın zaman projeleriniz arasında?
Öncelikle Barış Manço deyince akla gelen yirmi dört parçadan oluşan Mançoloji’yi çıkartmak istiyorum. Bu konuda çalışmalar devam ediyor. İki yıl önce temeli atılan Lale-Barış Manço İlköğretim Okulu’nu tamamlayıp ardından bir çocuk hastanesi yapmak istiyorum. Elbette ki bir de Barış Manço Üniversitesi gönlümden geçiyor. Türklerin 4 bin yıllık tarihini anlatan ‘İzlerimiz’ belgeselini tamamlamak istiyorum. Henüz son ve en güzel şarkımı yazmadım.
Dünyanın pek çok ülkesine gittiniz. Onları Türkiye ile karşılaştırdığınızda ne söylersiniz?
Çok samimi söylüyorum, ben dünyaya defalarca gelsem, yine de burada doğup büyümek ve burada ölmek isterim. Türkiye’den daha güzeline hiç rastlamadım.
Toplumda çok geniş bir mozaik yapı sizi seviyor ve eserlerinizi dinliyor. Farklı alt kimliklerimize, farklı ideolojik tercihlerimize rağmen, sadece bir bloğun değil de bütün toplumun hüsn-ü teveccühünü kazanmış olmanızı neye bağlıyorsunuz?
Yerelden hareket edip evrensele ulaşmaya, evrenselden de tekrar yerele gelmeye çalıştım. Bunu da aslında her defasında çok fazlaca hesap ederek yaptığım söylenemez. Mesela ben bestelerimi gayr-i iradi yaparım. Farkına varmadan kalemim kağıdın üzerinde kayıp gider. Ortaya çıkan eserler biraz da ilhama dayanıyor. İlhamın nerede geleceği de belli olmuyor. Onun için bizim evin her odasında piyano vardır. Nerede ilham tellerim ‘dınnn’ ederse orada oturum bir şeyler yapmaya çalışırım. Ben batının en doğulusuyum. Çocuklarımın adlarına bakın, Doğukan ve Batıkan. Aslında bu isimleri de düşünerek koymadım, aklıma öyle geldi öyle koydum. Belki de Doğu’nun ve Batı’nın barış içinde olmasını çok fazla arzu ettiğimden dolayı Allah öyle ilham etmiştir. Belki de bu benim misyonumdu.
Siz bir radikal misiniz?
Hayır ben bir Barış Çelebiyim.
Bence bir radikalsiniz. Sizin çok özel bir ilgi alanınız da çocuklar. Bizim çocuklarımıza olan o yoğun ilginin nedeni?
O çocuklar hepimizin. Onların adam gibi adam olmasında hepimizin sorumluluğu var. Aslında ben sadece bir çocuk programı yapıyor değilim. Biliyorum ki, beni çocuklar seyrettiği kadar onların büyükleri, anneleri, babaları, dedeleri, amcaları, anneanneleri, babaanneleri de seyrediyor. Daha güzel imkanlar sunarak daha huzurlu bir dünya kuralım istiyorum çocuklar için.
Biz sizi tevazu ve içtenliğinizle tanıyoruz. Her sanatçı, toplumun kendisini baş tacı etmesini ister...
Bir şartla bunu istemeye hakkı olur sanatçının; onun da toplumu baş tacı etmesi ve bunu en yalın haliyle göstermesi şartıyla. İyi niyetli, samimi ve içten bir insan olduğumu düşünüyorum. Bana ulaşmak, benimle konuşmak kolaydır. Sanata kırk yılımı verdim. Beni mahcup etmeyecek eserler ortaya koydum. İddialı olmadım; ama otuz yıl önce bestelediğim, söylediğim bir şarkı bugün hâlâ aynı coşkuyla dinleniyor. Sanatla başladım hayata ve sanatçı olarak bitirmek istiyorum. Siyaset aklımdan geçmiyor. Niye geçsin ki, ben şimdi iyi bir noktadayım. Konuştuğunda sözü dinlenen ve halkı tarafından oldukça sevilen biriyim. Aradığım şey geniş kitlelere seslenmek ve onlardan bir ses duymaktı. Bir usta olduğumu söyleyenler de oldu; ama ben buna ‘estağfirullah’ dedim. Hayatım boyunca da, ustayım, sanatçıyım gibi iddialarda bulunmayacağım. Benden sonra insanlar benim için böyle güzel şeyler konuşurlarsa, buna da çok memnun olacağımı itiraf etmeliyim.
‘Benden sonra’ diyorsunuz. Hayatı fâni olarak görebilmek, insanın kendisini inşa etmesi ve ilişkilerini düzenlemesi açısından da çok önemli bir fırsat değil mi?
İsabet buyurdunuz. Bizler genel anlamda elimizdeki şeylerin kıymetini onu kaybettikten sonra anlıyoruz; ama iş işten geçiyor çoğu kere. İhtiraslarımız, hırslarımız insani değerlerimizin, insana yaraşır kabiliyetlerimizin önüne geçiyor. Hayatın ve dolayısıyla kendimizin fani olduğunu unutmazsak, elimde ne kadar olduğunu bilmediğimiz zamanı kendimizi gerçekleştirmeye ve eser ortaya koymaya ayırırız. Hayatın böyle kavranıldığı bir toplumda, bir ülkede, bir dünyada da sevgi ön plana çıkar.
Şarkılarınızda çağrışım dünyası oldukça geniş ve daha çok bir filozof edasıyla ifade edilmiş bu tür parçalar var değil mi?
Ben hayatın gerçeğini anlatıyorum. Sevda kadar, ayrılık kadar ölüm de bizim bir gerçeğimiz. Bunlardan kaçmak yerine anlamak ve zaman içinde içimize sindirmek zorundayız.
Hüzünlenince daha fazla mı düşünüyoruz ayrılığı ve ölümü?
Olabilir, tam bilemiyorum. Ama genellikle pek fazla düşünmediğimiz, hatta kendimize ölümü yakıştıramadığımız için, her gelen ölüm bir şok etkisiyle geliyor. İnsan aynı zamanda düşünen ve hisseden bir varlık. Sanıyorum düşünerek ve hissederek yaşamak gerekiyor.
Yahya Kemal’in on beş yılda tamamladığı Sessiz Gemi’yi hatırlıyorum da anlam zenginliği ve çağrışımları açısından sizin birkaç eseriniz de ruhumda aynı etkiyi yapıyor.
Elbette ki bende Sessiz Gemi kıvamında bir eser yok. Merak ettim hangi eserim sizde ona benzer bir çağrışım yapıyor?
Mesela; Ömrümün Sonbaharında, mesela; Dağlar Dağlar... Kendi kendime soruyorum acaba bir yolculuk mu var ve yolcu kim?
Yolculuk sürekli var ve sıramız gelince hepimiz yolcuyuz. Bir gün söylemeye, vedalaşmaya fırsat bulamayız belki. Onun için şimdiden söyleyeyim:
Çoktan uçmuş güvercin,
Tahta masam devrilmiş
Can dostum çoban uykuda.
Tatlı komşu Ayşe Teyze
Emekli Salih Öğretmen
Hepinize, hepinize elveda...
Dostlar elveda...
Gözlerim kurşun gibi ağır ağır kapandı bu gece
Elveda...
Allah gecinden versin, emr-i Hakk vaki olduğunda geride kalanların size hangi eserlerinizle seslenmelerini istersiniz?
Biz nasıl yaşamışsak ona göre eserler bırakmışızdır geriye... Gülpembe, Unutamadım...
Unutulma korkunuz var mı?
Hayır yok. İnsan ne zaman ölür biliyor musunuz? Fizik varlığınız itibarıyla bu dünyadan ayrılınca ölmüş olmazsınız. İsminiz ne zaman artık anılmıyorsa bu dünyada, o gün hem ölmüş hem de unutulmuş olursunuz.
İnsanın yüreğine seslenen ve kalıcı izler bırakan pek çok esere imza atmış bir insan olarak kimseden beste istemediğinizi, almadığınızı biliyorum; fakat bir istisnası var.
Bir dostumun çok güzel bir bestesi vardı: ‘Canım Oğlum.’ İlk dinlediğimde gözyaşlarımı tutamamıştım. Onu çok fazla istedim; fakat vermedi. Dilerseniz okuyayım:
Benim, benim canım kadar sevdiğim güzel oğlum
Hayatımdaki her şeysin sen, benim canım oğlum
Gurur dolu bir dünyan olsun istedim
Onur dolu bir yaşamın olsun istedim
Artık ben yorgunum oğlum, canım oğlum
Alın teri her zaman yücedir oğlum
Haram haramdır oğlum
Haram her zaman haramdır oğlum
Sen sen ol hiçbir zaman helalden vazgeçme oğlum
Bu dünyada güzellikler de var oğlum
Dünyamızda iyilikler de var oğlum
Artık ben yorgunum oğlum, canım oğlum
Yetimin hakkına dokunma oğlum
Günahını duyarsam oğlum
Helal etmem hakkımı sana oğlum
Biz ölü seven bir topluma benziyoruz. Çünkü sevdiklerimize sevgilerimizi onlar da hayattayken neredeyse hissettirmemek için bir çaba sarf ediyoruz. Siz toplumdan, bizlerden yeteri kadar sevgi gördünüz mü?
Ben sevildiğimi biliyorum ve oldukça fazla hissediyorum; fakat her insanın benim kadar bu konuda nasipli olmadığını da biliyorum. Ne var biliyor musunuz? İnsanlar korkuyorlar birbirlerinden; çünkü çok ciddi bir çatışma sürecinden geçtik yakın tarihlerde. Ben o süreçte taraf olmadım ya da taraf olduysam sadece ve sadece ‘insanın’ tarafında oldum. 7’den 77’ye bu ülkenin tüm insanlarına aynı gözle baktım ve hepsini sevdim. Dedim ya ben hep sizin şarkınızı söyledim. Biliyorum ki, sanatçıya sevginizi ne kadar çok hissettirirseniz, o zaman o sanatçı ortaya çok daha güzel eserler koyar. Çıkmaz sokağa girmeden gösterelim ve hiçbir insandan esirgemeyelim sevgilerimizi. Üç-beş günlük dünya hayatı değmiyor hiçbir kavgaya...
Bu bir veda sohbeti olsaydı nasıl seslenmek istediniz bize?
Dün yine yapayalnız
Dolaştım yollarda
Yağmurlarda ıslanan
Bomboş sokaklarda
Unutmak kolay demiştin
Alışırsın demiştin
Öyleyse sen unut beni
Yeter ki benden isteme
Gözlerimde yaş, kalbimde sızı, unutmadın seni...
Gözlerimde yaş
Kalbimde sızı
Unutmadım seni
Unutamadım seni
Not: Bu röportaj Mehmet Gündem'in Barış Manço ile yaptığı röportajdan alınmıştır.

