Viyana önlerinde 1683 yılında yaşanan yenilgi, 1699 Karlofça Antlaşmasıyla, coğrafi daralma sürecini başlatmıştır. 18 ve 19'uncu yüzyıllarda yaşanan coğrafi daralma sürecinde temel rakip, Çarlık Rusya'sıdır. 1699 Karlofça, 1711 Prut, 1774 Küçük Kaynarca, 1792 Yaş, 1812 Bükreş, 1829 Edirne, 1856 Paris, 1878 Ayestefanos Antlaşmaları, hep Ruslarla yapılan uzun savaşların sonunda imzalanmıştır. Bu savaşların önemli bir bölümü Osmanlı Devleti'nin yenilgisi ve toprak kaybıyla sonuçlanmıştır.
20'inci yüzyıl başlarken, Kurtuluş Savaşı'ndan hemen önceki manzara da bundan farklı değildir. 1911-1918 arasındaki yedi yıla üç savaş sıkıştırılmıştır. 1911 Trablusgarp, 1912 Balkan ve 1914 -1918 yılları arasındaki Birinci Dünya Savaşı.
Bu savaşların bize nelere mal olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz; ama şu kadarını hatırlamakta yarar var: Çanakkale'de cepheye üniversite öğrencileri gönderildiği için bugünkü İstanbul Üniversitesi (Darülfünun) o sene mezun verememiştir.
Coğrafi daralmayı rakamlarla somutlaştırmaya çalıştığımızda ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Yakınçağ'ın başlarında yani 1789 Fransız İhtilali başladığında, Osmanlı Devleti 4 milyon kilometrekare, Birinci Dünya Savaşı başlamadan hemen önce ise 2 milyon kilometrekare'dir. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması imzalandığında ise, Türklere İç Anadolu'da denizlerden ve ticaret yollarından mahrum daracık bir alan yaşamak için bırakılmıştır.
Kurtuluş Savaşı, bu tablo karşısında Türk milletinin varlığını ve bağımsızlığını koruma savaşıdır. Böyle bir ortamda edebiyat dünyasından yükselen gür bir ses, Mehmet Akif Ersoy: "Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım" diyerek milletin coşku ve ümit kaynağı olmuştur.
Mehmet Akif Ersoy, 1873 yıllında İstanbul'da doğmuştur. Baytar mektebini birincilikle bitiren, Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Mehmet Akif, 1893'ten 1913'e kadar memurluk yapmıştır. Çöken bir imparatorluk, Birinci Dünya Savaşı, İstiklal Savaşı gibi birçok önemli olayı yaşamış olan Ersoy'un duygu ve düşünceleri de böyle bir ortamda gelişmiştir. Manzumeleri Safahat adlı kitapta toplanmıştır. Safahat şu yedi bölümden meydana gelmiştir: Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hâtıralar, Âsım, Gölgeler.
Millî Mücadele Döneminde Balıkesir'de hutbeler vererek halkı bağımsızlığı için savaşmaya davet eden Mehmet Akif Ersoy, daha sonra İnebolu üzerinden Ankara'ya gelmiş, Konya ve Kastamonu'da da halkı Millî Mücadele konusunda teşvik eden faaliyetlerde bulunmuştur.
Kurtuluş Savaşı sırasında, Büyük Millet Meclisi'ne Burdur Milletvekili olarak giren Akif, 17 Şubat 1921'de İstiklal Marşı'nı yazmıştır. Mehmet Akif, para ödülü olduğu için Millî Marş yarışmasına başlangıçta katılmamıştır. Yarışmaya katılmasını engelleyen bu durum isteği üzerine halledilince, Ersoy yarışmaya eserini göndermiştir. Mehmet Akif Ersoy'un Kahraman Ordumuza ithaf ettiği İstiklal Marşı isimli eseri başarılı bulunarak 12 Mart 1921 günü yapılan Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplantısında resmen Millî Marş olarak kabul edilmiştir. Mehmet Akif, ödül için kararlaştırılan beşyüz lirayı, fakir İslam kadın ve çocuklarına iş öğretmek amacıyla kurulmuş olan Dar-ul Mesai adlı kuruluşa bağışlamıştır. Bu büyük bağışı yaparken de cebinde sadece iki lira bulunmaktadır.
Mehmet Akif Ersoy, tüm yazılarında ve şiirlerinde kahramanlık, ümit ve kurtarıcılığı dile getirmiştir. Prof. Dr. M. Orhan Okay, Mehmet Akif Ersoy hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır:
"Mehmed Akif'in bütün Safahat'ında, içinde yaşadığı topluma yabancı kalmadığını, onun dertleriyle nasıl hemdert olduğunu biliyoruz. Fakat hiçbir şiirinde, İstiklâl Marşı'nda olduğu kadar âdetâ mistik bir ruhla milletiyle beraber, milletiyle bir aynîleşme, özdeşleşme içinde olmamıştır. İşte bütün bu olağanüstü şartların birleşmesiyle Mehmed Akif'e göre İstiklâl Marşı, artık kendisinin değil milletin ruhundan çıkmış bir şiir olmuştur, başka bir ifadeyle şiirinde milletini konuşturmuş bir medyum gibiydi. Bunun için onu Safahat'a almamış ve 'o benim değil, milletimindir' demiştir."
1926 yılından sonra kalıcı olarak Mısır'a yerleşen ve yıllarca yalnızlık içinde yaşayan Mehmet Akif, 1936'da yurda dönmüş, beş ay kadar daha yaşadıktan sonra 27 Aralık 1936'da 63 yaşında hayata veda etmiştir. (alıntıdır)

