Mix Yazarlar / Taşkın İşgören

  ESER İNCELEMESİ (02.02.2004)

"Gönül Ferman Dinlemiyor" parçasını şekil ve içerik bakımından inceleyelim...
İÇERİK: Halk şiirinde aşıklar, sevdiklerini bulmak için, ona kavuşmak için diyar diyar dolaşırlar. Elinde sazı ile dağ taş demeden dolanan aşığın en büyük hayali, gönlünün kaydığı güzeli bulmaktır. Aşıklar gördükleri her güzelden etkilenir, onlara güzellemeler okurlar.

Diyar diyar dolaştım ben
Yollara düştüm derdinden
Her çiçekte gördüm seni
Kara toprak ver yarimi

Bizim şiirimizin ilk dörtlüğünde, şairin bir sıkıntı ve keder içinde olduğunu görüyoruz. Gene şair, sevgilisini bulmak için arayıştadır; ancak ilk dörtlüğün son mısrasından sevgilisinin öldüğünü anlıyoruz. Şiirde şairin ona ulaşmak için divane olduğunu, içinin yandığını, “kara toprak ver yarimi!” şeklinde haykırarak sevgilisinin ölümünü sanki kabullenemediğini görüyoruz. Yitirdiği sevgilisinin hayalini baktığı her çiçekte görmektedir. Bir nevi ona deli olmaktadır. Bu haykırışlarının çaresizce olduğunu bilen şair bize burada, sevgilisini ne kadar çok sevdiğini anlatmak istemektedir.
İlk dörtlükte, şair yitirdiği sevgilisini bulmak için yollara düşüp, dere tepe demeden onu aramakta, gördüğü her çiçekte sanki onun hayalini görmektedir. Şair, sevgilisinin hayalini çiçeklerde görmektedir çünkü, çiçekler ona sevgilisini anımsatmaktadır, dolayısıyla sevgilisinin çiçek gibi birisi olduğunu yorumlayabiliriz.

Yaza yaza bitti kalem
Bir gün elbet dolar çilem
Ben bu yola kurban olam
Kara toprak ver yarimi

İkinci dörtlüğe bakarsak, aşığın sevgilisini kaybetmesinden dolayı inanılmaz derecede sıkıntı çektiğini görüyoruz. Bu sıkıntılarının not edilemeyecek kadar, anlatılamayacak kadar fazla olduğunu anlıyoruz.
Şair, burada “çilesi dol-“ deyimini kullanmıştır. Bu “üzüntülü ve sıkıntılı bir durumdan kurtulmak” anlamına gelen deyim burada tam yerini bulmuş ve şair, tarafından tasvir edilen bu sıkıntıların elbet bir gün bir şekilde sona ereceğini söylemek istemiştir.
Mutlaka herkes toprak olacaktır, ölecektir. Sevgilisi de Allah’ın emri ile ölmüştür. Şair bunun bilincindedir, bunun Allah’ın bir emri olduğunu bilmekte, bu yol için kurban olmakta, bu yola boyun eğmekte ve asla isyan etmediğini belirtmek istemektedir ama gene de: “Kara toprak ver yarimi” diyerek sevgilisinin ölümünü bir türlü içine sindiremediğini söylemektedir. (“Kurban ol-“ deyimi “yakın ol-“ anlamındadır. Çünkü “kurb” > “karib(Yakın)” sözcüklerinden gelmiştir. Hatta kullandığımız “akraba” kelimesi “akriba” kelimesinden gelmiş olup, “yakınlar” anlamındadır)

Gönül ferman dinlemiyor
Bu ayrılık çok acı
Gönül ferman dinlemiyor
Yok mu bunun ilacı

Geri ver geri ver
Kara toprak ver yarimi
Bir sabah ansızın
Elimden aldığın gibi

Nakarat bölümlerinde gördüğümüz üzere şair, ölümü kabullenmekte; ancak ölümün beraberinde getirdiği ayrılığı çok acı bularak, gönlün ferman dinlemediğini belirtmektedir. “Gönül ferman dinlemez” söylemi, “gönül asla sevdiğinden vazgeçmez” anlamındadır.
Çoğumuz sevdiğimiz bir yakınımızı kaybettiğimiz zaman ölümün Allah’ın emri olduğunu biliriz; ama gene de onun ölümüne inanamayız, sanki bize şaka gibi gelir. Yani ölümü bir türlü ona yakıştıramayız.
Şair nakarat bölümünün ikinci bölümünde, sevgilisini tekrar geri istemektedir. Onu sabah kaybettiğini belirtir. Ölümünü içine sindiremez.

Bir gün olur devran döner
Vade gelir yollar biter
Zengin fakir burdan geçer
Kara toprak ver yarimi

Şiirin üçüncü dörtlüğünde şair, devranın dönmesini, zamanın akması olarak değerlendiriyor, kullanıyor. Yani “zamanın geçmesi” olarak kullanıyor.
(Devran Arapça’da dünya demektir. Dünya dönünce, zaman geçecektir. Zaten devranın dönmesi, dünyanın dönmesidir, dolayısıyla zamanın geçmesi olarak kullanılır.) Şiirin üçüncü kıtasında gene ilk dizeye bağlı olarak şair: “Vade gelir yollar biter” demektedir. Vadenin gelmesi burada ölüm vaktinin gelmesi anlamındadır. “Yol” sözcüğü ile de anlatılmak istenen hayattır. Yani yaşam sürecidir. “Zaman gelir, hayat sona erer” anlamındadır.
“Yol”, şair tarafından simgeleştirilmiştir. Şairin diğer “yol” adlı eserinde de “yol” sözcüğünü başarıyla simgeleştirip, ona bağlı olarak pek çok şey anlattığını görebiliyoruz. (Şair “Yol” adlı eserinde de hayat sürecini kastetmektedir. Şairin kanımca burada Aşık Veysel’den etkilendiğini söyleyebilirim. Nitekim, Barış Manço’nun Aşık Veysel hayranlığını biliyoruz.)
Şair zamanın geçerek, ölüm vaktinin gelmesiyle kuşkusuz herkesin (“Zengin fakir” demekle bir tezat yaratan şair, bu sanatlı kullanımla, hiçbir şekilde insan ayrımı olmayacağını anlatmak istemiştir.) toprak olacağını, tek bir yere gideceğini “Zengin fakir burdan geçer” dizesiyle anlatmaktadır.

Deli gönül coştu çağlar
Derdime dayanmaz dağlar
Gelen ağlar giden ağlar
Kara toprak ver yarimi

Halk şairlerinin gönüllerinin coşması alışılmış bir şeydir. Bu kullanımla çoğu zaman karşılaşırız. Şairin “Yolla yarim” adlı şiirinde de:

Coştu gönlüm sel gibi çağlar
Aramıza girmiş dumanlı dağlar
Barış derdini söyler ağlar
Yeter affet beni Allah aşkına

Gönlünün coşması söz konusudur. Halk şairlerinin gönülleri (veya sazları) ikinci kişi gibidir. Yani onlarla konuşurlar, onlara dertlerini anlatırlar. Ara sıra onlardan şikayetçi olurlar. Gönülleri deli gibidir, laf anlamaz. Coştu mu onu kimse tutamaz. Halk Edebiyatı uzmanı Yard. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı da “Aşık Edebiyatı Araştırmaları” adlı kitabında da : “Gönül dünya güzellikleri karşısında sevgiye tutulup, halden hale düşen duygu yumağıdır. Aşıkların dilinde ve telinde gönül, köşk, saray, bahçe, değirmen ve kuş gibidir. Kimi zaman da yaramazlaşır. Öğüt vermek gerekir. Kolay kolay uslanmayan bir kimliğe bürünür. Aşığın adı üstündedir. O, hoşgörü sahibi, seven insandır. Her türlü güzelliğe tutkun kişidir. Güzeller, güzellikler peşinde koşar. Kimi zaman güzel gönüle sitem ettirir; kimi zaman da aşığı yakar kavurur. Aşık sazın teline vurup, gönüle seslenir.” Şeklinde söylemektedir. Buna örnek kullanımlar edebiyatımızda şöyledir:

Deli gönül ne gezersin
Geze geze yorulmadın mı
(AŞIK VEYSEL)

Vazgeç deli gönül vazgeç dünyadan
Daim mihnetlerde kalırsın gönül
(KAMİL)

Havalanıp deli gönül kalma heveste
Vurup kanadını kırarlar bir gün
(SÜMMANİ)

Barış Manço, bu şiirinin dördüncü kıtasında gönlünün coştuğunu söyleyerek, derdinin üzerine dert kattığını, artık bu sıkıntılarına dağların bile dayanamayacağını söylemektedir.
Şair kanımca bu kıtada dünyaya bir nevi sitemde bulunmaktadır. Çünkü dünyaya gelenin de, dünyada yaşayıp, buradan gidenin de (gitmekte olanın) sıkıntı çektiğini, hep ağladığını ve hep keder yaşadığını söylemektedir.

Bak şu dünyanın haline
Meyletme dünya malına
Razı oldum hayaline
Kara toprak ver yarimi

Şair beşinci kıtada fani dünyanın durumuna dikkat çekmek istemektedir. Dünyanın, hayatın gelip geçici olduğunu anlatmak istemiştir. Dolayısıyla dünya malına değil de hep sevdiğimiz kişilere yönelmemizi, erdem peşinde olmamız gerektiğini söylemektedir. Dünya malının dünyada kalacağına sık sık dikkat çeken şairin diğer eserlerinde de bu durumu görebilmekteyiz. Mesela:

Yaz dostum
Yoksul görse besle kaymak bal ile
Yaz dostum
Garipleri giydir ipek şal ile
Yaz dostum
Öksüz görsen sar kanadın kolunu
Yaz dostum
Kimse göçmez bu dünyadan mal ile

11’li hece ölçüsü ile yazılmış Sarı Çizmeli Mehmet Ağa adlı şiirinde de bunu görmekteyiz. Yine;

Bir gün bir yoksul öldü
Üzüldü mahalleli
Ama bir kefen parası
Bulamadı mahalleli
Kul Ahmet dedi; yalan dünya!
Çıkardı ceketini
Örttü garibin üstüne
Kaldırdı cenazeyi

Serbest ölçüyle yazılmış Ahmet Beyin Ceketi adlı eserinde de bunu görebiliriz.
Şair hayatı boyunca yaşamıyla, sanatıyla ve de topluma sunduğu eserleri aracılığıyla dünyanın faniliğine dikkat çekmiştir.
Bu kıtada artık şair sevgilisinin ayrılığına dayanamamakta ve de onun hayaline bile razı olduğunu söylemektedir.

Kimi alır kimi satar
Hepsi de yan yana yatar
Barış derdine dert katar
Kara toprak ver yarimi

Şair son kıtada, gene üçüncü kıtada dikkat çektiği bir yere değinmiştir.
“Kimi alır kimi satar” şeklinde bir söyleyişle, şair burada simgeleştirme kullanmıştır. Alan kişi zengini, satan kişi ise fakiri simgeler. Bu kişiler için, asla ölüm karşısında ayrım olmayacağını, insanların asıllarının bir (toprak) olduğunu ve hiçbir farklarının olmadığını söylemektedir. “Hepsi de yan yana yatar” derken, mezarlarının yan yana olabileceğini hiçbir farkın olmadığını söylemek istemektedir.
Barış Manço, burada mahlasını, yani kendi adını geçirerek; “Barış derdine dert katar” demektedir. (Halk şairlerinin, adlarını şiirin son bölümünde geçirmeleri aşıklık geleneklerindendir. Şairin kendi mahlasını son bölümde geçirmesi, şiire imzasını atması anlamına da gelir. Barış Manço, eski aşıklık geleneklerini sürdürmüş olan, çağdaş bir ozanımızdır.) Bu bölümde, Barış zaten dertlidir, gene günden güne yanar ve dertlenir. Şairin yaşadığı acı çok büyüktür ve durmadan derdine dert katmaktadır. Şair, kara toprağa seslenerek, ondan yarini geri istemektedir.
Bu şiir için bir Edebiyat öğretmeni olan Birgül Yangın, Barış Manço’nun burada (“Her çiçekte gördüm seni”) bir ilahi aşktan da bahsetmiş olabileceğini veya bizim böyle de yorumlayabileceğimize dikkat çekmiştir. Burada ben tam anlamıyla Birgül Yangın’a katılmıyorum. Çünkü şiirin bir mısrasını değil de genelini değerlendirecek olursak, bence burada bir beşeri aşktan söz edilmektedir. Çünkü şair birini kaybetmiştir ve kara topraktan geri istemektedir. Tabii belki bu bir sembolik kullanım da olabilir.
BİÇİM: Şiire bakarsak, 8’li hece ölçüsünün kullanılmış olduğunu görürüz. Kavuştak bölümleri vardır:

Gönül ferman dinlemiyor
Bu ayrılık çok acı
Gönül ferman dinlemiyor
Yok mu bunun ilacı
Geri ver geri ver
Kara toprak ver yarimi
Bir sabah ansızın
Elimden aldığın gibi

Uyaklanış düzeni aabb cccb dddb eeeb fffb biçimindedir. Dörtlüklerle yazılmıştır.
İlk dörtlükte: “ben” ve “derdinden” kelimelerinde “en”ler tam uyaktır. “seni” ve “yarimi” sözcüklerinde “i” sesi yarım kafiye olarak değerlendirilebilir; ancak burada “m” ve “n” bir sessel ahenk yaratmaktadır.
İkinci dörtlükte: “lem” sesleri bir ahenk yaratmıştır. “m” harfi yarım uyak olarak kullanılmıştır diyebiliriz.
Üçüncü dörtlükte: “er” sesleri kendi aralarında tam uyak olarak kullanılmış.
Dördüncü dörtlükte: “ağlar” zengin uyak olarak kullanılmıştır. Ayrıca “çağlar”, “dağlar”, “ağlar” kelimeleri tunç uyak şeklindedir. Çünkü “ağlar” kelimesi “dağlar” ve “çağlar” kelimelerinin içinde yer almaktadır.
Beşinci dörtlükte: “+İnE eki rediftir. Burada “İ” iyelik eki, “n” iyelik “n”si, “+E” sesi ise yönelme durum ekidir. Geriye kalan “al”lar tam uyaktır.
Son kıtaya bakarsak, “ar”lar redif, “at”lar ise tam kafiyedir.
Şiirde bazı sanatlı söyleyişlere de rastlamaktayız. Örneğin: “Kimi alır kimi satar” dizesinde “tezat” sanatı vardır. Tezat, karşıt anlamlı sözcüklerle yapılan sanata denir. Gene
“Bak şu dünyanın haline
Meyletme dünya malına”
Dizelerinde “Nida” kullanılmıştır. Nida, anlatıma güç kazandırmak için okuyucuya ya da konunun odağındakilere seslenmedir. Burada da şairin bizlere, yani okuyuculara seslendiğini görüyoruz
Genel olarak çok sade bir dil kullanılmıştır. Sanatlı söyleyişler yok denecek kadar azdır. Çok iyi bir Türkçe kullanan şair, duygularını gerek sembollerle, gerekse doğrudan bizlere başarılı bir şekilde sunmayı başarmıştır. Bu şiirini, aynı zamanda bir müzisyen olan şair, bizzat bestelemiş ve bir türkü olarak bizlere sunmuştur. Musiki açısından da içerikle melodi birbiri ile adeta örülmüştür. “Sahibinden ihtiyaçtan” adlı albümünde bu eser yer almaktadır...

  O HEP SEVENLERİNİN HATRINDA (04.12.2003)

Geçen gün komşumuzun çocuklarıyla konuşuyorduk. Söz döndü dolaştı, -konuşmacılardan biri ben olduğum için- Barış Manço’dan açıldı. Nedenini merak ediyor olmalısınız, neden ben olduğumda söz durmadan Barış Manço’dan açılıyor? Nasıl açılmasın? Benim gibi onu içinde, hatrında yaşatan çoğu insan konuşmalarında rahmetli Barış Manço’yu yaşatır.O insanlar beni anlayacaklardır. Hatta şimdi bile “evet anlıyoruz.” Seslerini duyumsar gibiyim.Unutmamak lazım ki “bir kişinin adı en son ne zaman telaffuz edilirse o gün ölmüş oluyor insan, yani bir fizik olarak bu dünyayı terk etmek çok da önemli bir şey değil, nasıl olsa bir gün hepimiz terk edeceğimiz için…; ama adınız anılmadığı gün gerçek anlamda bu dünyayı terk etmiş oluyorsunuz.” Der büyük usta.
Komşumuzun çocuklarından biri diğerinden daha büyük.Ortaokula gitmektedir.Şöyle bir düşündüm de, kendimi onun yerine koydum,Ben ortaokuldayken ne haz alırdım Barış Manço’nun şarkılarından. Onun kasetlerini elde etmek için durmadan araştırırdım.Peki neden? Barış Manço 1997-98’li yıllarda iken televizyonlarda çok mu görünüyordu? Hayır!Onun klipleri bol bol yayınlanıyor muydu? Tabi ki hayır! İşte tüm bunlara rağmen ortalarına doğru yakaladığım bir klipte Barış Manço: “Yaz dostum, yoksul görsen besle kaymak bal ile, yaz dostum garipleri giydir ipek şal ile, yaz dostum, öksüz görsen sar kanadın kolunu, yaz dostum, kimse göçmez bu dünyadan mal ile…” diyordu. Anında melodisi ve sözleri ile mest etmişti beni.Evet evet o halimi hatırlıyorum ve sevgili Savaş Manço’nun şu sözlerini çok daha iyi anlıyorum: “Barış Manço’nun tüm şarkıları atasözleriyle bezenmiş sade kalıplar içinde, neredeyse çocuk dilinde yazılmış diyebileceğimiz kadar kolay anlaşılabilen dizeler olmalarına karşın, içerikleri çok derin anlamlar taşır”. O zamanlar Barış Manço’nun şarkıları beni etkiliyordu.Şimdi ise doğal olarak benim dünyaya farklı bir bakış açım var; ama gene etkiliyor.Peki nedir bunun büyüsü? Unutmayalım ki bir sanat eseri her okunduğunda farklı tatlar alabildiğimiz bir eserdir.En azından ben öyle yorumluyorum.
Komşumuzun oğluna sordum: Hiç Barış Manço’yu dinler misin? O bana çok ilginç; ama aslında doğru olan bir cevap verdi.Dedi ki: “Ama Barış Manço televizyonda hiç çıkmıyo, hafta sonları çocuklar için yapılan programı vardı, arada onu izliyorum.”Düşündüm de ne kadar büyük bir zevkten yoksun arkadaşım.Ben Manço’nun bütün şarkılarını biliyorum, hepsi ezberimde ve hatta kendi kendime diyorum ki “Keşke aramızdan ayrılmasaydı. Altın yumurtlayan bir tavuktu o.” Gerçi onu son zamanlarında küstürmüşlerdi. “Yeni bir albüm yapmayacağım.” Demişti.Ah keşke aramızda olsaydı da, onu şu naçizane hitabetimle ikna etmek için dil dökseydim. Nasıl olacaktı??? Barış Manço, yaşadığı sürece yeni eserlerden oluşan bir albüm yapmama kararı alacaktı. O altın yumurtlayan bir tavuktu.Unutmayalım ki insan 7’sinde neyse 70’inde de odur.Yani Kol Düğmeleri’ne bakın, bir de 40. Yıl’a… Hiç müzik tadı açısından fark var mı? İkisi de çok harika, mükemmel!Yani, yeni bir albümün eski klasiklerinden zerre kadar bir farkı olmazdı kanımca.
Arkadaşıma söyledim: “Bak Görkem! Barış Manço’yu dinleyin. Ondan alacağınız o kadar çok şey var ki, sadece bugününü değil, geleceğini de Barış Manço her yönden etkileyecektir.Sadece şairaneliği ile müziği ile değil.Her yönden…Benim etkilemedi mi? Etkiledi.Henüz daha lise sıralarına geldiğimde onun sayesinde bir yabancı dil merakı sardı beni.Programlarında her yeri gezerek ne kadar kolay insanlarla iletişim kurduğunu görünce, onun dil anlayışına imrendim ve başladım dile merak sarmaya.Bak! Türkçe öğretmenliğinde okuyorum.Bana az şey mi kazandırmış? Ondan alınacak çok şey var.O belki aramızda yok ama; o hep sevenlerinin hatrında…”

  BARIŞ MANÇO'NUN DİL ANLAYIŞI (12.05.2003)

1999 yılında, kaybettiğimiz büyük sanatçı Barış Manço, hepimizin de bildiği gibi, Türk halkına gelmiş ender sanatçılar arasındadır.Anadolu Rock müziğinin öncülerindendir.Türk kültürünü tamamen içine sindirmiş, halkıyla tam ve gerçek anlamda bir bütün olmuş ve bunun yanında ülkesini dünyanın birçok yerinde temsil etmiş bir kültür elçimizdir.
Çocuklarla çok iyi iletişim kurabilen Barış Manço, bu iletişimini yaşlılarla da kurabilmiştir. Konserleri sayesinde ve TRT’de hazırlayıp, bizzat kendisinin sunduğu “7’den 77’ye” adlı “Kültür-çocuk-eğlence” programının “Dönence” bölümünde, dünyayı bir baştan bir başa gezmiş ve tüm dünya insanlarıyla iletişim kurabilmiştir.
Barış Manço eserlerinde farklı ağızlara ve söylemlere yer vermiştir. Eserlerinde çok fazla Anadolu kültürünün kokusunu alabildiğimiz sanatçının, kültür düzeyi oldukça yüksektir.Kendi deyimiyle: “Ben saçımın teli kadar Anadolu’yu ve Anadolu efsanesini bilirim…” sözünden de anlaşılacağı üzere, Manço, Türk kültürünü çok iyi benimsemiş ve Anadolu insanını da bir o kadar tanımıştır.
Kültürel değerlere çok iyi sahip çıkan Barış Manço, dile çok büyük önem vermiştir.Çünkü evrensel bir dünya görüşü olan sanatçı, büyük kitlelere seslenebilmek için dili en iyi iletişim aracı olarak görmüş ve bunu müziği ile birleştirmiştir.
Barış Manço Galatasaray lisesini bitirdikten sonra, 1969 yılında Belçika-Liége Kraliyet Güzel sanatlar Akademisi’nde öğrenimini tamamlamıştır.Barış Manço ileri düzeyde İngilizce ve Fransızca bilmenin yanı sıra Japonca da konuşabiliyor, bunun yanında Almanca, Arapça, Hollandaca, İspanyolca ve İtalyanca aracılığıyla da derdini anlatabiliyordu..Aynı zamanda Manço dilsizlerin kullandığı el-kol hareketlerinden oluşan anlatım biçimini de kullanabiliyordu.
Barış Manço’nun birlikte çalıştığı grup üyelerinden Ahmet Güvenç’in ifadesine göre, gittikleri yabancı bir ülkede konser hazırlıkları yapılırken, Barış eline bir sözlük alır odasına kapanır ve çalışırmış.Güvenç, konser başlayınca Barış Manço’nun, hangi ülkedeyseler o ülkenin diliyle konuşmaya çalıştığını ve böylece dinleyenleriyle sıcak bir ilişki kurduğunu hayranlıkla anlatmaktadır.Ahmet Güvenç şöyle söylemektedir: “Barış çok çalışkan, çok gözlemci, bir yere gittiğimiz zaman turneleri sonuna kadar değerlendiren, insanlarla iletişim kuran ve insanlara karşı özellikle çok çok özverili bir insandı. İki lisanı ana dili gibi biliyordu. Çok kolay iletişim kuruyordu.Ülkemizi dışarıda temsil etmesinin en önemli unsuru da buydu. Bir de hayretler içinde kalmıştık; Japonya’ya gittik tabii ki hiçbirimiz Japonca bilmiyorduk. Biz ortalığı dolaşırken Barış odasına kapandı, ondan sonra konsere çıktık, Barış Japonlarla Japonca konuştu.Onlara bir şeyler söyledi, onlar güldüler; o bir şey daha söyledi bir daha güldüler. O arada onu çalışmış, neler söyleyebileceklerini düşünmüş, cevaplarını hazırlamış.” *(Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı Programı’ndan)
Farklı kültürlerin dilini öğrenmeye çalışan sanatçı, anadili Türkçe’ye büyük önem vermektedir.Çok hızlı konuşan sanatçının şarkılarında dili akıcı ve sadedir. Barış Manço’nun kardeşi Savaş Manço şöyle söylemektedir: “Barış Manço’nun tüm şarkıları atasözleriyle bezenmiş sade kalıplar içinde, neredeyse çocuk dilinde yazılmış diyebileceğimiz kadar kolay anlaşılabilen dizeler olmalarına karşın, içerikleri çok derin anlamlar taşır”(1)
Barış Manço’nun Türkiye İş Bankası Dergisinde yaptığı bir röportaj, onun dile olan hassasiyetini çok iyi sergiler niteliktedir:
-“Dil olayı sizde çok önemli sanırım.”
-“Tabii.Çünkü, ben Türkçe’yi seviyorum ve onunla sevişiyorum.Benim asıl sevgilim Türkçe, çünkü ülkemizde Türkçe’yi tam olarak alamayanlar var, bilmeyenler, deforme edenler var.Özellikle en büyük tahribatı şarkılarda görüyoruz.Kasetler 800.000, 1.000.000 basılıyor.Şarkılar çabucak dillere destan oluyor.İnsanlarımız o Türkçe’yi dinleyerek, onu Türkçe zannediyor. Cümleler bozuk, fiil çekimleri bir tuhaf…
Parasal kaygılarla yeni Türkçeler gelişti. Bunlara dur, durak diyen olmadığı için müziğimiz bozuldu. Benim birinci kaygım bu. Her şeyin Türkçe söylenebileceğini biliyorum. En güzel kadına en güzel Türkçe ile ilan-ı aşk edebilirim. En güzel yaşlıya, en güzel Türkçe’mle yaklaşabilirim. Çünkü en güzel onu biliyorum. Şu an dünyada Türkçe ile sevinen , Türkçe ile üzülen üç yüz milyon insan var. Benim amacım çok iyi lezzet alan insanlara bu lezzeti ve tadı götürmek, hüzün götürmek, mutluluk götürmek, şakalaşmak; onlarla muhabbet etmek, sohbet etmek.Benim derdim dille zaten.”(2)
Son yıllarda televizyon programlarında her an rastladığımız Türkçe ve yabancı dil karışımı, bozuk bir dil anlayışı ile piyasa müziğinin basit, anlamsız sözleri dilimizi yozlaştırmakta ve büyük kitlelerce özellikle çocuklar tarafından benimsenmeye başlanmaktadır. Bu tehlikenin farkına çok önceleri varan Barış Manço sesini duyurmaya çalışmıştır.
Çoğunlukla İstanbul ağzıyla, yani Türkçe’nin standardı kabul edilen ağızla eserler veren Barış Manço, bazı şarkılarında Türkçe’nin yöresel kullanımlarında da yer vermiştir. Örneğin “Acıh da Bağa vir” adlı şarkısında bunu görebiliriz:

Acıh da bağa vir, biraz da oğa vir.
Çevir kazı yanmasın, aman kuzu yanmasın.
Acıh da bağa vir, biraz da oğa vir.
Canı kaymak isteyen, cebinde manda taşır.
Bulguru, yağı bulan: çorbasın kaynatır.
Ya bulamayan gariban, omzunu oynatır.
Acıh da bağa vir, biraz da oğa vir...
Ayağında yok postal, başına giyer püskül.
Sonradan görmesi, meğersem ne müşkül.
Ya hiçbir şey bilmemek, pilav üstüne keşkül.
Acıh da bağa vir, biraz da oğa vir.
Ayrana daldır, bulgura saldır.
Selam verdi gördün mü?
Selamı almadın mı? Aaa!
Çevir kazı yanmasın, aman kuzu yanmasın.
Türkünün sonu geldi gari.
Acıh da bağa vir, biraz da oğa vir,
Balcının bal tası var, oduncunun baltası var.
Öyle de olur, böyle de olur,
Avcı vurur turnayı, biz çalarız zurnayı,
Öyle de olur, böyle de olur.(3)

Barış Manço, Türkiye’yi Japonya’da temsil ederken, Japonya’da verdiği bir konserde kaydedilen ve Türkiye’de de satışa sunulan “Live In Japan” adlı CD kapağında şöyle söylemektedir: “1990 yılında, ilk Japonya konserimizi verirken, Uzakdoğu’nun binlerce yıllık eşsiz kültür mirasına sahip bu küçük dev adamlar bize şöyle söylemişlerdi: “Türk insanı için güzel olan, Dünya insanı için de güzeldir.Bir şey Türk insanına doğru geliyorsa, Dünya insanlarına da doğru gelir.”Demek ki, şarkılar nasıl yazılmışsa öyle söylenmeliydiler. Başkalarının hoşuna gitsin diye yapılacak zorlama tercümelere gerek yoktu. İşte onun için, biri hariç, bütün şarkılarımı Türkçe söyledim orada. Ve Türk insanına yıllardır güzel gelen şarkılarım, bir gecede Japon insanına da güzel geldi. Ara ara duyacağınız Japonca konuşmalarıma gelince, o küçük dev adamların önemli bir istekleri olmuştu bizden; Madem ki onlar Japon, biz Türk’tük ve elhamdülillah, her iki tarafın da anlaşmaya yetecek zengin birer dili vardı..O halde üçüncü bir dili kullanmak yakışık almazdı.İstekleri şu idi: Konser sırasında ‘eğer becerebileceksem’ şarkılarımı Japonca sunmalı idim. Yok ‘eğer beceremeyeceksem’ Türkçe sunabilirdim tabii…Onlar da sahneye Türkçe bilen bir Japon tercüman çıkarırlardı…Benim beceremediğim bu işi o becerirdi…Şu harekete bakar mısınız lütfen! Ama şu harekete bir de yakından bakar mısınız lütfen! Tabii böyle bir düelloya davet karşısında Japonca’yı 8 gün içerisinde aslanlar gibi söküp parçaladığım gibi, yerel lehçelerin inceliklerine bile indim ve 45 gün boyunca Japonya’nın tozunu dumanını attırdım. Duyduğunuz kahkahalar işte bu zaferin en büyük ispatıdır!!!” (4)
Barış Manço’nun bu sözleri ile aslında onun dil anlayışının ne düzeyde olduğunu ve insanlar arasındaki sözlü dil iletişiminin değerinin ne kadar önemli olduğunu görebiliriz.Şunu da söylemeliyiz ki, yabancı bir dil öğrenmek, her zaman iletişimi öğrenmek demek değildir. İletişim: “Bir kaynağın belli bir amaç ile, alıcının tepkisini de göz önünde tutarak dinleyip, ürettiği işitsel (sözlü), görsel (yazılı, vb.), ya da öteki duyularla da algılanılabilen karışık dilli iletilerin ya da metinlerin doğrudan veya taşıyıcı bir araç ile alıcıya ulaştırılması olarak tanımlanır.”(5). İletişimin tanımına bakacak olursak, dil bir araçtır. Önemli olan iletidir, yani iletinin görsel ya da işitsel yollarla alıcıya ulaşmasıdır. Barış Manço’nun diğer yabancı dilleriyle iletişim sağlayabildiği gibi, Japonca’yı da öğrenmesiyle Japonlarla çok iyi iletişim sağlayabildiğini görebiliriz. Nitekim Barış Manço, yaşamının sonlarına doğru, Japonya’nın en büyük televizyonlarından birine tercümansız bir şekilde, Japonca ile konuşmak üzere konuk olarak çıkmıştır.
Barış Manço, işitsel olmayan dillerden, “Görsel-dil”’in alt kolunda olan “Beden dili”’ni de çok kullanan bir sanatçıydı. Herkesin bildiği gibi jestleriyle, el kol hareketleriyle de iletiyi alıcıya aktarabilen biriydi. Buna örnek olarak Barış Manço’nun büyük oğlunun, onu nasıl anlattığına bakabiliriz: “Babam biliyorsunuz elleriyle konuşur; ellerini tutsanız dilleriyle, dilini tutarsanız bakışlarıyla ifade eder. Üçü birleştiğinde olayı anlamamanız mümkün değil. Mesela tarih sınavına çalışıyordum. Öyle iyi anlatıyor ki, bir saat içinde kitabın yarısı bitiyordu. Aklından anlatıyor esasında kitap elinde dururdu.”
Osmanlıca’da, işitsel olmayan, daha doğrusu beden dili ile anlatılmak istenen iletiler, alıcıya verilirken kullanılan dil adına:“Lisan-ı Hal” denmektedir. Bu Osmanlıca bir tamlamadan gelen tabir, “Vücut Dili” şeklinde de ifade edilebilir.Nitekim bunu yerine göre çoğumuz kullanırız. Barış Manço’nun eşi Lale Manço; Barış Manço’nun kızıp sinirlendiği zaman hiçbir şey söylemeyip, bağırıp çağırmadığını, sessizce piyanosunun başına çekilip, yalnız kaldığını söyler ve keşke “Barış bir şeyler söylese de bizlere de savunma hakkı doğsa” şeklinde konuşur ve onun bu davranışının kızdığı zamanki en büyük tepkisi olduğunu söyler.
Çocuklarla çok iyi anlaşabilen Barış Manço’da “çocuk dili”ni görebilmek mümkündür.Yani çocukların kullandığı dili onlarla beraber kullanan biriydi.
Barış Manço toplumun gündemini takip eden, toplumun ruhunu yakalamış biriydi.Hemen hemen her alanda bir şeyler söyleyebilecek kültüre sahip biriydi.Bilim, sanat, edebiyat sempozyumlarına katılan bir sanatçıydı.Dil kullanımının da düzgün olması bunun beraberinde getirdiği bir durumdur.
Barış Manço dil yönünden çoğu topluma çok örnek olmuş bir insandır.Büyük bir kitle tarafından sevilen Manço, Karadeniz ağzıyla ve Azeri lehçesiyle de şarkılar seslendirmiştir. Şarkılarında, Anadolu’da kullanılan birçok değim ve özdeyişi görmek mümkündür.Bu da onun Türk toplumuyla ne kadar içli dışlı olduğunu açıkça gözler önüne koymaktadır.
Barış Manço’nun, halk arasında kullanılan bazı argo terimleri, doğallığı sağlamak açısından eserlerinde kullandığını görebiliriz. Peki argo nedir? Aslında argo başlı başına tartışılabilecek bir konudur.Geniş bir konudur.Argo ile ilgili ana olarak 2 kaynak önerilebilir; bulardan biri, ilk çalışmayı yapan kişi, Ferit DEVELİOĞLU, “Türk argosu” 6. baskı, Aydın Kitabevi 1980 Ankara, diğer çalışmaysa Hulki TUNÇ’un “Büyük Argo Sözlüğü” Afa Yayınları’dır.
Argo bir tanıma göre: “Bir toplumda içe dönük yaşayan, toplumun geri kalan kısmından ayrılmak veya korunmak isteyen grupların dili.” Şeklindedir.Bir diğer tanıma göre ise: “Kaba, küfürlü söz, okul, işyeri, dayanışmayı gerektiren meslek grupları, toplumun öteki kesimlerinden kopuk, kapalı çevrelerinde doğan dil.” Biçimindedir. Bir başka tanıma göre ise: “Sabıkalılar, ayak takımı, toplum tarafından dışlanan, hor görüle kimseler, kendi sınıfları dışındaki insanların anlayamayacağı şifreli, kaba bir dil kullanırlar.Gizliliğin, esprinin, küfürlü söyleyişin hakim olduğu bu dile argo deriz.”(2). Şeklindedir.
Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim görevlilerinden Feyyaz SAĞLAM, argo için şöyle söylemektedir: “Argo bir dil değildir. Dilin belirli kesimlerce, belirli amaçlar için özel kullanımıdır. Kimi kaynaklarda argonun bir söz oyunu olduğunu kaydediyorlar.Bu değildir. Argo Türk toplumunda, toplumun tüm kesimi içinde kullanılmaktadır.Herkes argonun içerisindedir.”
Barış Manço’nun eserlerinde ustalıkla kullanılmış olan bazı argo terimler vardır. Bunlar:

01) abbas yolcu
02) aman dikkat belimize
03) ayrana daldır
04) bulgura saldır
05) çaka çaka okumak
06) diploma hak getire
07) kendini hıyar gibi hissetmek
08) kös kös oturmak
09) mangal yürekli olmak
10) okumayı sökmek
11) treni kaçırmak
12) ula Mehmet!
13) uzunlar yanmıyor hakim bey, kısa yoldan anlatmak gerek.

Barış Manço’nun eserlerinde pek çok deyim kullanılmıştır.Deyimin kısaca tanımını yapacak olursak: “Deyim, asıl anlamlardan uzaklaşarak, yeni kavramlar meydana getiren kalıplaşmış sözlerdir. Bu sözler duygu ve düşüncelerimiz, başka bir söyleyişle, dikkati çekecek bir ifade ile … anlatan isim, sıfat, zarf, basit fiil ve bileşik fiil görünüşlü … gramer şekillerdir.”(6)
“Deyimlerin çoğunda mecazlı bir söyleyiş esastır. Deyimler hüküm bildirmeyen, öğüt vermeyen, bir yargıda bulunup genelleme yapmayan, sadece bir durumu, kişisel özelliği göz önüne seren sözlerdir.”(2)
Barış Manço, doğa güzelliklerini, aşık olduğu sevgilinin unsurlarını, acılarını anlatırken çok güzel benzetmeler yapmış, kelimeleri sıfatlarla süslemiş, bu nedenle ister istemez pek çok değim kullanmıştır. Böylelikle edebi sanatların en güzel örnekleri olan mecaz, teşbih, istiare, kinaye, tariz ve ihamı şarkı sözlerinde uygulamıştır.
Barış Manço’nun eserlerinde deyimler ve deyim hükmünde olan sözler şöyledir:

01) adam olmak
02) afiyet şeker olsun
03) ağzının tadının bozulması
04) al gülüm ver gülüm
05) alıp başını gitmek
06) Allah aşkına
07) Allah’a sığınmak
08) allanıp pullanmak
09) alnı açık
10) altı üstü beş metrelik bez parçası
11) attan inip eşeğe binmek
12) ay parçası
13) bağrı delik olma
14) bağrı yanı olma
15) bakmaya kıyamamak
16) bana mısın dememek
17) bir baltaya sap olamamak
18) bir eli yağda ötekisi balda
19) bir yastıkta kocamak
20) boyun eğmek
21) bundan iyisi Şam’da kayısı
22) can yakmak
23) çala kaşık saldırmak
24) çevir kazı yanmasın
25) çilesi dolmak
26) darısı başınıza
27) davulu dengi dengine vurmak
28) dili sürçmek
29) dillere düşmek
30) dili tutulmak
31) dizini dövmek
32) ekmek aslanın ağzında
33) el pençe divan durmak
34) geçmiş olsun
35) gözü başkasını görmemek
36) gözü olma
37) gözü tok
38) Hanya’yı Konya’yı anlamak
39) ibret-i alem olmak
40) kana kana içmek
41) kapısına yüz sürmek
42) kara yazı
43) kulak vermek
44) kuş uçmaz kervan geçmez
45) lak lak etmek
46) laf dinlemek
47) mercimeği fırına vermek
48) muhallebi yerken dişi kırılmak
49) namusuna yan gözle bakmak
50) nazar değmek
51) ocak yakmak
52) oyuna getirmek
53) ölmek var dönmek yok
54) ölüm Allah’ın emri
55) ömür tüketmek
56) pınar başı
57) pilav üstüne keşkül
58) rahmetlik olmak
59) rezil olmak
60) sabrını taşırmak
61) saldım çayıra Mevla’m kayıra
62) Sarı Çizmeli Mehmet Ağa
63) sözüm meclisten dışarı
64) söz vermek
65) su üstüne yazı yazmak
66) şarkı düzmek
67) şifayı kapmak
68) tamamına ermek
69) tepeden tırnağa
70) toprak olmak
71) uçsuz bucaksız
72) uğrunda yanmak
73) üç günlük dünya
74) üç kuruşluk mal
75) vadesi gelmek
76) yan gelip yatmak
77) yolunu beklemek
78) yüz sürmek
79) zayıfları ezmek
80) zemzem suyuyla yıkanmak

Barış Manço’nun eserlerinde atasözlerini de sıkça görebiliriz. Söylediğim gibi, Barış Manço, Türk kültürünü özümsemiş biri olarak, Türk kültürünün zenginliğini yaşamının her alanına yansıtmıştır ve Türk dilinin en güzel örnekleri olan atasözlerine de hak ettiği değeri göstermiştir.
Barış Manço, bu dünyaya bir şarkıcı olarak değil, düşüncelerini, doğru bildiklerini insanlara aktarmaya çalışan, topluma hizmet vermeyi amaç edinen bir sanatçı olarak geldiğini söyler. Dolayısıyla bunu yaparken de eserlerinde en etkili araç olan atasözlerini kullanmıştır.
Peki atasözü nedir? Şöyle ki: “Bizim, gelenekle yerleşmiş bir atalar sözü anlayışımız vardır.Bu anlayışa göre atasözleri ulusal varlılardır.Tanrı ve peygamber sözleri gibi ruha işleyen bir etki taşırlar. İnandırıcı ve kutsaldırlar… Atasözleri, geniş halk yığınlarının yüzyıllar boyunca geçirdikleri denemelerden ve bunlara dayanan düşüncelerden doğmuşlardır. Ulusun ortak düşünce, kanış ve tutumunu belirtir, bize yol gösterirler. Bir atasözüyle belgelendirilen tutumun doğruluğu herkesçe kabul edilir.Anlaşmazlıklarda bir atasözü en büyük yargıçtır.”(7)
Barış Manço’nun eserlerinde atasözleri:

01) Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü.
02) Altın çöpe düşse değerini kaybetmez.
03) Armudun iyisini ayılar yerler
04) Arpa buğday yan yana, orak istemez.
05) Aşkın gözü kördür.
06) Ateş düştüğü yeri yakar.
07) Ayrılık geldi başa, katlanmak gerek
08) Babası oğluna bir bağ bırakmış; oğl babasına bir salkım bırakmamış.
09) Beceriksiz kişi düz ovada yolunu şaşırır.
10) Beş parmağın beşi de bir değil.
11) Bir çiçekle bahar olmaz.
12) Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.
13) Boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı.
14) Böyle gelmiş, böyle gidecek.
15) Bundan iyisi Şan’da kayısı.
16) Bu yolda ölmek var, dönmek yok.
17) Çivi çiviyi söker.
18) Davul bile dengi dengine çalar.
19) Doğru söyleyeni, dokuz köyden kovarlar.
20) Evdeki hesap, çarşıya uymaz.
21) Gönül ferman dinlemez.
22) Gün olur devran döner.
23) Halep oradaysa, arşın burada.
24) İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır.
25) İp, inceldiği yerden kopar.
26) Kara haber tez duyulur.
27) Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez
28) Keskin sirke küpüne zarar.
29) Kızını dövmeyen dizini döver.
30) Kitabına uyduran, kervanı yükleyip yüksek dağlardan aşırır.
31) Komşunun tavuğu, komşuya kaz görünür.
32) Korkunun ecele faydası yok.
33) Küp suyunu çeker azar azar.
34) Lafla peynir gemisi yürümez.
35) Meyveli ağacı taşlarlar.
36) Ne köy olur senden ne kasaba.
37) Sabreden derviş, muradına ermiş.
38) Sabrın sonu selamettir.
39) Saldım çayıra, Mevla’m kayıra.
40) Silahla mertlik olmaz.
41) Soğuktan donanı buzla ovarlar.
42) Sona kalan dona kalır.
43) Söz gümüşse sükut altındır.
44) Tenekeyi parlatsan çeyrek altın etmez.
45) Usta terzi dar kumaştan bol gömlek diker.
46) Üzümünü ye bağını sorma.
47) Yiğit başından Ali eksik olmaz.
48) Yuvayı dişi kuş yapar.

Şeklinde geçmektedir...

  CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK ŞAİRİ BARIŞ MANÇO (14.02.2003)

Barış Manço, eski aşıklık geleneklerinin bazılarını sürdüren, yaptığı iş açısından aslında aşıklardan pek bir farkı olmayan, Cumhuriyet dönemi Türk şairlerimizdendir. Barış Manço aslıda bir şarkıcı, popçu veya sadece Anadolu Rock Müziğinin Öncüsü sayılan bir müzisyen değildir. Hala Barış Manço’yu bir şarkıcı, yorumcu veya sadece bir bestekar olarak tanımlayan muhabirler, gazeteciler var. Barış Manço, bu konuda şöyle söylemiştir: “...Ben 36 yıllık profesyonellik hayatımda hiçbir muhabire anlatamadım. Hala da boşuna söylediğimin farkındayım ama tekrar söyleyeceğim... Ben bir şarkıcı, bir besteci olarak bu dünyaya gelmedim... Düşüncelerimi aktarmak üzere geldim. Bu gün geldi şarkı söylemekle oldu...Gün geldi bir televizyon programında bir çocuğun saçlarını okşamakla oldu...Şimdi insan en iyi kendisini bilir herkesten önce...Ben de bildiğim kadarıyla hep kendimi anlatmaya çalıştım. Elimde doksan küsür ciltlik bir arşivim var. Hep bir yorum söz konusu. Yine kendimin en doğru olduğuna inandığım şeyleri aktarmaya çalışacağım insanlara...Buna da entelektüellik deniyor”*
Geçtiğimiz dönemde, Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim görevlilerinden, Yrd. Doç. Dr. Mehmet YARDIMCI, benim “Barış Manço’yu Türk Edebiyatında nereye koyabiliriz?” şeklindeki sorum üzerine, onun Cumhuriyet dönemi şairlerinden olduğunu söylemiştir. Yine Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim görevlilerinden, Yrd. Doç. Dr. Nevin AKKAYA, onun kıymetli bir Halk şairi olduğunu söylemiştir. Bir edebiyat öğretmeni ve aynı zamanda Selçuk Üniversitesi yüksek lisans öğrencisi ve yine “ÇAĞDAŞ TÜRK OZANI BARIŞ MANÇO” adlı kitabın yazarı olan Birgül YANGIN’ın ise, kitabında Barış Manço’nun aşıklık geleneklerini sürdüğü, Manço’nun yaptığının aslında aşık edebiyatının bir devamı olduğu tezini savunan çok tutarlı görüşleri ve sağlam kanıtları vardır. Ayrıca Yangın, bu konuda yazdığı kitabı ile takdire layıktır.
Barış Manço’nun Türk Edebiyatında somut bir yeri olduğu açıktır. Kendisi de bu konu da şöyle söylemektedir: “Benim yaptığım aşık edebiyatının bir devamı. Aşıklarla çok sıkı bağlarım var, onlardan esinleniyorum.Firkati, Eşref Taşlıova, Murat Çobanoğlu... vs. Onlarla benim aramda pek fazla bir fark yok yaptığımız iş açısından”*
Barış Manço, yaptığı eserleriyle halkın sözcüsü olmuştur. Kendi toplumuna böylesine sahip çıkmış bir sanatçı görmek oldukça zordur. O Anadolu’nun içindeki insanlarla kaynaşabilen, onlarla iş yapan, onların yer sofrasına oturup, yaşamlarını paylaşan; ama bunun yanında da Batının ve Doğunun en üst mevkilerinde ülkesini temsil edebilen bir sanatçıydı. Dolayısıyla bir gezgin olan, Anadolu’nun insanını ve dünya insanını çok iyi tanıyan ve anlayan Manço’nun eserleri de elbette ki orijinal olacaktır. Halkının sorunlarının ve sevinçlerinin neler olabileceğini, tüm dünya insanlarıyla mukayeseli bir biçimde dile getirmesi, tıpkı aşıkların bir “gezgin olma” geleneğine benzemektedir. Prof.Dr. Umay Günay ise şöyle söylemektedir: “...7’den 77’ye adlı TV programında gerek Türkiye içinde gerekse Türkiye dışında ilgi çekici tarihi ve coğrafi olay, yer, eserleri tanıtması aşıkların seyahatlerinin dünya coğrafyasına yayılışının sonucu şeklinde değerlendirilebilir.”*Nitekim Barış Manço’nun “Hemş’erim Memleket Nire” adlı eserinde Manço’nun gezdiği ve gördüğü yerlerdeki insanların yaşayışlarını, anlayışlarını tasvir ettiğini görebiliriz.
Manço aslında çok iyi piyano ve gitar çalabilmenin yanında saz da çalabilen, hatta 1977 yılında Belçika televizyonunda yaptığı bir programda, “Nick The Chopper” adlı şarkısını bizzat saz çalarak söyleyen bir sanatçıydı. Ama tek sesli bir müzik anlayışı ile sadece bağlama çalmayıp, çok sesli bir müzik ile batı ve doğu enstrümanlarını karıştıran, yani doğu ile batı arasında köprü kuran bir sanatçıydı.
Barış Manço’nun eserlerinde çok fazla halk şiiri kalıpları vardır.Bunları burada uzun uzun açılayamam, çünkü bu çok uzun sürer. Bunun için ben Birgül Yangın’ın “Çağdaş Türk Ozanı Barış Manço” adlı kitabını öneriyorum. Orada bunlar ayrıntılı bir şekilde uzun olarak ele alınmıştır. Ancak kısa bir şekilde çok açık ve net olan birkaç örnek vermek istiyorum:
Örneğin, Halk Şiirinin Ölçüsü, Hece Ölçüsüdür. Barış Manço’nun da:

“...Yaz Dostum,
Yoksul görsen besle kaymak bal ile
Garipleri giydir ipek şal ile
Öksüz görsen sar kanadın kolunu
Kimse göçmez bu dünyadan mal ile...”
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa (11'li hece ölçüsü)

Akşam olup gün batınca a
Dağlara hüzün çökünce a
Lale sümbül boynun eğip b
Kurt kuzuya kem bakınca a
Hal Hal (8'li hece ölçüsü)

Eserlerinde 11’li hece ölçüsünü ve 4+4=8’li hece ölçüsünü ayı zamanda düzenli uyaklanış biçimlerini görmek mümkündür. Yine Bilindiği gibi Barış Manço’nun çoğu şiirlerinde adını geçirmesi, aşık şiiri geleneklerindendir. Örneğin:

“...Barış demek toprak demek
Ben kendimi verir miyim?...”
Eğri Büğrü

Bunun gibi, Manço’nun eserlerinde halk şiiri kalıplarının gerek şekil, gerekse muhteva olarak çoğunu görmek mümkündür. Bu da Manço’nun aşık şiiri geleneklerinin devamını sağlayan bir sanatçı, kalıcılığa imza atmış bir şair olduğunun göstergesidir...

  O EN İYİSİ OLURDU (27.01.2003)

Büyük usta Barış Manço, herkesin bildiği gibi çok büyük ve gerçek anlamda bir sanatçıydı; ama o sadece sanatçı değil, pek çok branşı olan Türkiye’deki sınırlı entelektüellerdendi. Manço, her zaman örnek alınmış, her zaman herkesin içinde sevgisi bulunan ender insanlardandı. Barış Manço bilindiği gibi sık sık “Kültür bakanı” veya “2000’li yılların cumhurbaşkanı” olmak istediğini belirtirdi.O 1991 yılındaki bir röportajında şöyle söylemişti: “Bu 14 yıllık bir plan bunun ilk altı yılı bitti.Bu, niyet meselesi.Tüm halkı temsil edecek kişi olmak çabasındayım. Benim derdim Çankaya Köşkü değil, kendi köşküm var.”
Rahmetli Barış Manço’yu biz 1991 yılında kaybettik. Söylediklerinden, cumhurbaşkanlığı planı için büyük bir istikrarının olduğu gözlenen Manço’nun belki de hazırlıkları ve planları tamamlanmıştı; ama ne yazık ki o aramızdan 14 yıllık planının sonunda ayrılmıştı.
Peki büyük üstat gerçekten cumhurbaşkanı olabilir miydi? Ali Kırca’nın da söylediği gibi, Manço, cumhurbaşkanlığı planını söylediği zaman ona gülenler aslında o öldükten sonra, Manço’nun değerini anlayıp, gözyaşı dökenlerdi. Zaten ölümünden sonra en çok vicdan azabı da bundan dolayı duyulmadı mı? Her zaman insanların gönlünde bir BARIŞ MANÇO olan, yani bir marka haline gelmiş uzun saçlı ve bıyıklı adama duyulan sevgi o öldükten sonra gösterildi, ölümüyle aynı haftada bulunan eğlence programları ertelendi, bir hafta boyunca Türkiye yas tuttu. Kimsenin henüz ona ölümü yakıştıramadığı zamanda o aramızdan ayrıldı, anlaşıldı ki o şimdiki cumhurbaşkanlarından bile iyi bir CUMHURBAŞKANI olurdu.
Barış Çelebi, yedi dil bilen, dünyanın bir ucundan öteki ucuna tüm ülkeleri gören, onları tanıyan, üniversitesini Belçika’da bitirmiş, dünyanın her yerinden farklı dillerde, farklı konularda kitaplar toplayarak, ciltler dolusu kitaplık arşivi olan bir kültür elçisiydi.Barış Manço’nun cumhurbaşkanı olamayacağına dair iddialara karşı, aslında insanın aklına gelen sorular oluyor; Manço’nun şimdikilerden neyi eksik? Şimdikilerden hangisi onun kadar yabancı dil bilir? Hangisinin halk üzerinde, Barış Manço’ya duyulan bir sevgi kadar sevgisi vardır? Dolayısıyla Manço’nun şu sözlerine hak vermemek mümkün değildir. Hatta bunu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e bile açıkça söylemiştir. Bodrum'da bir yaz, Manço Tatil Köyü'nün açılışında da yine anlatmıştı Demirel'e. Ve elbette bizlere de; ‘‘Ben hiçbir zaman partili filan olmadım. Politikadan anlamam, öğrenmek istediğim de yok. Ben politika dünyasına yeni bir boyut, yeni bir tat, yeni bir çizgi, farklı bir gusto ve renk getirmek istiyorum. Arkamda bunca milyonluk kitle var. Hem de 7'den 77'ye kadar... Hele halk seçsin, Cumhurbaşkanlığını benden başka kimse kazanamaz.’’