Selim İleri

Barış Manço

Barış Manço'nun beklenmedik ölümüne çok üzüldüm. Geç saat televizyon başındaydım. O kanaldan ötekine geçerken, TGRT'de haber bülteni, Barış Manço'nun hastaneye kaldırıldığını duyurdu. Bir iki saat sonra, üstelik hayli romantik bir filme, Anastasia'ya dalmışken, Kanal D'den o ölüm haberi. Barış Manço'yu tanımıyorum. Onu, çok yıllar önce yalnız bir kez gördüm: Galatasaray Lisesi hazırlık sınıfında öğrenciydim. Paris'e, müzik dünyasına kavuşmak amacıyla gitmiş, yetenekli bir öğrencinin okula döndüğü haberi dalgalanmıştı. Tombalak genç birisi Barış Manço'yu, okul koridorunda, arkadaşlarla sarılırken hatırlıyorum. Barış Manço, yanılmıyorsam, sonra yine Avrupa'ya gitti. Ne zaman döndü, hangi şarkısıyla ünlendi? Bilmiyorum. Aslında "benim" şarkıcılarımdan değildi o zamanlar. Emek Sineması'nda konserleri olurdu. Gençlerin, yaşıtlarımın sevdiği, hayranlık duyduğu bir müzik adamıydı.

Ben, "Dağlar... Dağlar..."a kadar uzak durdum Barış Manço'ya. Sonra bu şarkısı, kırk beşlik plak, uzun süre pikabımda döndü. Daha ağır tempolu, daha hızlı tempolu, iki ayrı söyleyişi vardı. İkisini de çok severdim. Fakat ağır tempolusunu daha çok severdim. Tomris Uyar'ın İpek ve Bekir'i bütünlediği yıllardı. Bir öyküsünün adı, "Dağlar Sada Verip Seslenmelidir". Öykü adıyla şarkı arasında kendime uyumlar kurardım. Sonra araya yine zaman giriyor. Barış Manço'yu uzun saçları, gösterişli sahne giysileri, yüzükleriyle hatırlıyorum. Yadırgayanı vardı, benimseyeni vardı. Ne şarkılarımı dikkatimi çekerdi, ne sahne gösterileri. Dokuz on yıl önce, Barış Manço'yu çok seven, Barış Manço'nun şarkılarına adeta tutkun bir arkadaşım, Lütfü Şenkaya, bana bir kaset getirdi. Yıllar yılı, Barış Manço'ya nasıl haksızlık ettiğimi fark ettim. Kaset "Kol Düğmeleri"yle başlıyordu. Bu şarkı Barış Manço'nun sevilen şarkılarındanmış. "Kol Düğmeleri"nden etkilendim.

Ama beni "çarpan" şarkılar, "Unutamadım", "Affet Beni", "Sahilde" ve "Hatırlasana" oldu. Yağmurlar, bomboş sokaklar, sahilde çarpan dalga sesleri, ayrılıklar, hepsi benim dünyamdaydı. "Sahilde"yi üst üste kim bilir kaç kez dinlemişimdir. Bir sinema duygusu verir bana. Film öyküsü, sanki benim yazabileceğim bir senaryo. Başka bir şey, şarkı sözlerindeki "düzey", asıl buna üzüldüm, düzeyin dikkatimden kaçmış olmasına üzüldüm. Barış Manço'yu keşfettiğim(!) günlerdeydi; Ahmet Oktay; "değişen" toplumu irdeleyen bir yazısında Barış Manço'nun şarkısına -Hangisiydi?- değiniyordu. Bütün bir gece boyu, Tülay Tura, Ahmet Oktay, ben, Barış Manço'dan söz ettik. "Sahilde"yi anlattım hep.

Ne vardı şarkıda içimi sızlatan? "Yıllar önce" mi oluşu? "Ağustos akşamı" mı? "Sahilde"nin ününü çoktan yitirdiği dönemde, radyo programlarında bu şarkıyı çalmış; genç bir hanım da radyoya telefon ederek, gelecek programda yine çalmamı istemişti. Ağlıyordu. Barış Manço'nun bir şarkısı var, çocukluğumun geçtiği Kadıköyü'nden, Şifa'dan, Bakla Tarlası'ndan izdüşümlerle yüklü. Bir semte, bir semtin insanlarına, bitki örtüsüne adanmış bir şarkı. Bizde böylelerine pek rastlanmıyor.

Zaten geçip giden zaman, Barış Manço'nun şarkılarını günün taleplerinden uzaklaştırmaya başlamıştı. Kimin umrundaydu "Dut Ağacı"!... Ne tuhaf, televizyon programlarını da izledim Barış Manço'nun. Şimdi düşünüyorum da, "belgesel" tadı taşıyan, hepsinde bizi dünyaya açmak istemiş bu programlara niye dudak büktüğümü bir türlü çözemiyorum. Pazar günü radyoda mutlaka "Sahilde"yi çalacağım, "Hatırlasana"yı da...

CUMHURİYET, 05.02.1999.